2002 yazı…
Saatler öğleni gösteriyordu. Güneş tepede, sokaklar olması gerektiği gibi hareketli ama garip bir şekilde eksikti. Çünkü herkesin aklı aynı yerdeydi: televizyonda.
Biz çocuktuk. O saatlerde normalde sokakta olurduk. Ama o yaz, öğlen olunca mahalle sessizleşirdi. Çocuklar televizyonu açar, anneler ve babalar işten erken gelmenin yolunu bulur, öğretmenler bile dersi yarım bırakırdı. Türkiye ilk defa gündüz vakti bu kadar aynı anda susmayı öğrenmişti.
2002 FIFA Dünya Kupası sadece bir futbol turnuvası değildi. O yaz, bir ülkenin kalbinin aynı ritimde attığı zamandı.
Bugün dönüp bakınca her şeyi net hatırladığımı söyleyemem. Hangi maç kaç kaç bitti, kim ne zaman gol attı… çoğu birbirine karışmış durumda. Ama bazı anların hissi var ki, o hiç gitmiyor.
Ekranın karşısında beklerken herkesin yüzünde aynı ifade vardı: umutla karışık bir gerginlik. Sanki birazdan sadece bir gol değil, bir ülkenin kaderi değişecekmiş gibi.
Ve sonra o anlardan biri geldi…
İlhan Mansız uzatmalarda topu ağlara gönderdiğinde ne düşündüğümü hatırlamıyorum. Ama ne hissettiğimi çok net hatırlıyorum.
Bir anda her yer ses oldu.
Önce apartmandan bir bağırış…
Sonra karşı binadan…
Sonra bütün mahalleden.
Evlerden insanlar sokağa döküldü. Balkonlardan bayraklar sarktı. Arabalar kornaya basarak caddelere doldu. Kimse kimseyi tanımıyordu ama herkes birbirine sarılıyordu.
O gün sokakta olmak…
gerçekten başka bir şeydi.
Birinin omzuna vuruyorsun, o sana sarılıyor.
Birinin gözünde yaş var, diğeri kahkaha atıyor.
Ama herkes aynı şeyi hissediyor: gurur.
O gün Türkiye sadece bir maç kazanmadı.
Birlik olmanın ne demek olduğunu hatırladı.
Sonra turnuva bitti.
Ve açık konuşayım…
O günlerin detayları zamanla silindi.
Ama o duygu silinmedi.
Yıllar geçti.
O çocuk büyüdü.
Mahalle değişti.
Hayat hızlandı.
Ama o yaz içimde kaldı.
Her milli maçta biraz onu aradım.
Her golde, her sevinçte… hep o günkü coşkudan bir parça bekledim.
Ve sonra 2026 geldi.
2026 FIFA Dünya Kupası için Türkiye sahaya çıktığında, içimde tarif etmesi zor bir duygu vardı. Heyecan mıydı, özlem miydi bilmiyorum. Ama bir şey kesindi: bu sefer çocuk değildim.
Ekrana baktım.
Yeni oyuncular. Yeni yüzler…
Ama bir anlığına hepsi tanıdık geldi.
Çünkü mesele isimler değildi.
Mesele o formanın yarattığı histi.
Maç başladı.
Kendimi izlerken yakaladım…
Eskisi kadar saf değilim. Daha temkinliyim. Daha sessizim.
Ve sonra…
Gol oldu.
İstemeden ayağa fırladım.
Refleks.
“Gooool!”
Bir an durdum.
Kendi sesime şaşırdım.
Çünkü o ses… yıllardır çıkmamış gibiydi.
Yan odadan biri sordu:
“Gol mü oldu?”
Gülümsedim.
Çünkü o an anladım…
Zaman geçmiş olabilir.
İnsanlar değişmiş olabilir.
Ama bazı duygular yerinden kıpırdamaz.
Belki artık sokakta koşan çocuk değilim.
Ama o çocuğun sesi hala içimde.
Ve bir yerlerde…
başka bir çocuk, aynı anda ayağa fırlayıp bağırıyor:
“Gooool!”