Bizim Maallemiz (2)

Bizim Maallemiz

Bizim maallemiz deki kahvenin önünden ne zaman geçsem görüntü üç aşağı beş yukarı hep aynıdır. Orhan, Melih ve Oktay.. Üçü yine aynı masada dördüncüyü bekler gibi oturur, otururken de çocuklar gibi gırgır, şamata yapıp dururlar. Sanki grubun en yaramaz çocuğu Orhan’dır.. En çok iftiraya uğrayan da, en çok dedikodusu yapılan da yine odur..

Kahvenin hemen yan tarafında bulunan parkta masalcı dede diye çağırdıkları Yaşar Dede bulunur. Etrafında efsanelere ve masallara susamış yığınla müdavimi vardır. Dağlardan, derelerden, padişahlardan, ağalardan, kahramanlardan, hatta hayvanlardan kısacası Anadolu’nun her köşesinden dilden dile ulaşmış öyküler anlatılıp dinlenir.

Mahallenin bir köşesinde biricik cafemiz vardır. Bu cafenin devamlı müşterisi olan Attila’nın yeri her zaman aynıdır. Kimse onun yerine oturamaz. Masa ve sandalye bizzat kendisi tarafından alınmış, icap ettiği kadar kullanımını kendisi tarafından yapılmaktadır. Camdan ahaliyi izler. Sözün her çeşidi zulasında mevcuttur. Aşk adamıdır. Kelime dağarcığı deryadır. Önünde kahvesi, kendine özgü kasketinin altında, geniş gözlüklerinin arkasından, gelen geçene bakar, soran olursa kendine has diliyle anılarını aktarır, yanlış gördüğü bir şey olursa da yumruğunu masaya indirir.

Başta da dediğim gibi iki ustanın burda olması benim burda olma sebebimdir. Bu ustaların yeri bende ayrı ayrıdır. Hüseyin Usta beni her zaman güldürmüş, her zaman bana keyif vermiş, her zaman içten içe düşündürmüştür. Çoğu olayın, çoğu insanların iç yüzlerini onun sayesinde tanımışımdır. Gördüğüm insanlar hakkında edindiğim izlenimlerimin çoğu onun eseridir. Bu konuda kendisine müteşekkirimdir. Evinde kimler yaşamaz ki.. Başta evlere şenlik kaynanası, mürebbiyesi, büyükninesi, büyükbabası, kalfası, baldızı, sütannesi, küçük eniştesi, kocakarısı daha kimler kimler.. Ne zaman bir yıldız kaysa, ne zaman bir dilenci görsem, ne zaman biri yüksek sesle harıl harıl bir şeyler anlatsa hep onu hatırlarım. Evinin önünde küçük bahçesinde güneşlendiği sallanan iskemlesinde görürsünüz onu. Yaz kış elinden eldiveni hiç çıkmaz. Uyarayım: akşam geç saatlerde bahçenin yakınından geçmeyin. Bir gülyabaniyle burun buruna gelmeniz an meselesidir.

Onu daha sonra yine anlatırım.

Sabahattin Usta’yı da sonra anlatırım.

Sait adında yakışıklı mı yakışıklı mahallemizin bir civan merdi vardır. Ona Faik diyen de var. Mahallemizde sokaklarda gezerken her sokak başında ona rastlamanız pek muhtemeldir. Kim kiminle nerede, ne yapıyor, ondan sorulur. Lüzumsuz adamların çetelesini tutar. Bilmediği iş, tanımadığı adam yok gibidir. Hayat dersi alacaksanız bir ara yanına uğramanızı tavsiye ederim.

Mahallemiz anlatmakla bitmez. Ama ben anlatmaya devam edeceğim..

Can Mert Güz‘ün yazı dizisi olan Bizim Maallemiz (2) yazısını okudunuz. Yazı dizisini takip etmeyi unutmayın.. Bizim Maallemiz çok eğlenceli…

Bizim Maallemiz (1)

Bizim Maallemiz

Bizim maallemiz, insan üreten entelektüellerin yaşadığı mütevazi bir yerdir. Burada üretilen insanların, insanlar tarafından tüketilmesi her zaman popülerliğini korumaktadır. Hemen hemen her kesimden insanlar bu mahallede hayat bulurlar. Bu mahallenin bütün dünyaya hitap eden yönü olduğu için ziyaretçisi pek çoktur. Kimse burada kendisini garip ya da gurbette saymaz. Benim de herhalde yeryüzünde yaşayabileceğim tek mahalle burasıdır. Sokakları hayat doludur. Bu sokaklarda konuşulmayan hiçbir konu yoktur.

Belki de benim bu mahallede yaşamamın ve bu mahalleyi sevmenin sebeplerinden biri de Hüseyin Usta ve Sabahattin Usta’nın bu mahallede yaşamasıdır. Onlar birer hayat ustasıdır. Benim de onlardan daha öğreneceğim çok şey olduğu su götürmez bir gerçektir.

Bizim maallemizin kendine özgü bir sessizliği vardır. Ve mahallemizde herkesin kendine yeter bir derdi olduğundan herkes kendi dünyası ve sınırları içerisinde yaşamını devam ettirmektedir.

Elinde baston, başında fötr şapka kaldırımlarda gecenin en geç saatlerine kadar gezinip duran kişi Necip Bey’den başkası değildir. Necip bey az konuşur, öz konuşur. O kadar kısa ki bazı cümleleri bazı kelimelerden bile kısadır.

Mahallede mutlaka bir kere bile olsa herkesin uğradığı bir ev vardır. Aslında ona ev demek ne kadar doğru bilemiyorum. Evin sahibi Ahmet Hamdi Efendi’dir. Kendisi her türlü homurdanmalara rağmen saatçilik sanatını icra etmektedir. Evin her köşesi değişik değişik saatlerle doludur. Saatini ayarlamak isteyenin gideceği tek yer onun evidir.

Çokça ziyaret ettiğim ve çok sevdiğim evlerden biri Üstad Nazım’ın evidir. Mahallenin en havadar yerinde bina edilmiştir. Manzarası o kadar muazzamdır ki her insan o manzarada kendine yer bulur. Yer bulanların ortak sloganı “Yaşamak Güzel Şey Be Kardeşim”dir. Kendisi uzun zamandan beri yurt dışında bulunsa da evine, haftanın her günü mutlaka birkaç misafir uğrar. Bazı günler izdiham olur. Belki bir gün döner. Kimbilir.

Mahallemizin orta yerinde cumbalı evinde penceresinin önünde gizemli bir beyefendi oturur. Mahallemizde ikamet eden birkaç yabancıdan biridir. Adına Marcel Proust derler. Ne zaman geçsem evin birkaç tane penceresinden birinden mutlaka kendini gösterir. Kendisiyle uzun uzadıya muhabbet edebileceğim o kadar konu olduğunu düşünüyorum ki ama ne hikmetse “zaman” her zaman bize galip gelerek bu isteğimizi kursağımızda bırakır. Ümidim var. Belki bir gün..

Mahallemiz anlatmakla bitmez. Ama ben anlatmaya devam edeceğim..

Can Mert Güz‘ün yazı dizisi olan Bizim Maallemiz yazısını okudunuz. Yazı dizisini takip etmeyi unutmayın.. Bizim Maallemiz çok eğlenceli…

Saklambaç

Saklambaç

Yakışıklı oğlumuz ile güzel kızımız aynı hastanede doğdular. Anneleri aynı gün doğum yaptı. Anneleri ve babaları bu vesile ile tanıştılar. İster misiniz bunlar ileride evlensin diye latife yapmayı da ihmal etmediler birbirlerine. Oğlumuz ilköğrenimini hastanenin karşısındaki okulda bitirdi. Kızımızın babası devlet memuruydu. Mecburi  tayini çıktığından ilköğrenimini gurbette bitirdi. Gurbette gurbetlik çekmedi.

Kızımızın babası tayinini alıp tekrar eski mahallesine döndü. Oğlumuzun babası bir iş teklifi aldı, ailece yurt dışına gittiler. Oğlumuz lise ve üniversiteyi yurt dışında okudu. Kızımız lisede öğretmen olmaya karar verdi. Üniversiteyi bitirir bitirmez öğretmen oldu. Anadolu’ya gitti. Oğlumuz maaile yurda döndü. Çalışarak zengin olmuş bir ailenin mutaassıp kızları Sevilay ile evlendi.

Nedense hiç sevilmediğini hissetse de Hasret’in doğumuna engel olamadı. Kızımız o vakte kadar evlenmedi. Mesleğine aşık oldu. Ülkesine adam gibi adam yetiştirmeyi görev bildi. Aradan yıllar geçti. Oğlumuzun çalışarak zengin olan kayın pederi iflas etti. Müttefik olması münasebetiyle o da iflasını verdi. Boşandılar. Kızları küçük Hasret göçebe kaldı. Bizim kızımız gurbet miadını doldurdu. Geldi gitti Hasret’in öğretmeni oldu. Çocuk hasretini hep çocuklarla giderdi. Hasret hastalandı. Babası babalıktan annesi annelikten azledildi.

Oğlumuz çok içmeye başladı. Doğumuna engel olamadığı gibi ölümüne de engel olamadı kızının. Kızımız yakın akraba  inşaat mühendisi Tekin ile görüşmeye başladı. Vakit geçiyordu. Geçirtme dedi herkes. Evlendiler. Tekin pek tekin çıkmadı. İsimleri ayrılık kitabına kaydedildi. Aile birliğinden kovuldular.

Oğlumuz hayata yeniden başladı yabancı arkadaşının sermayesiyle. Yabancı arkadaşının kız kardeşi çok istiyordu oğlumuzla evlenmeyi. Fakat oğlumuz kızı hiç beğenmiyordu. Kızımız neredeyse okulda yaşamaya başlamıştı. Kızımızın annesi oğlumuzun annesini tansiyon ilacını yazdırmaya gittiği hastanede gördü.

Birbirlerini tanıdılar yine aynı hastanede. Eşlerine anlattılar. Babalar görüştü. Çocukların durumu konuşuldu. Kızımızın annesi hayırlı bir kısmet buldu kızına. Oğlumuzun annesi de hayırlı bir kısmet buldu oğluna. Kızımız ve oğlumuz hayattan çok yorulmuştu. Sobelendiler.

Hiç itiraz etmeden birbirlerine evet dediler. Aynı gün doğduktan tam 37 yıl 7 ay 7 gün sonra nikahlandılar. Kızımız 7 gün sonra oğlumuzun Hasret’in babası olduğunu öğrendi. 7 ay sonra bir kızları oldu. Adını Hasret koydular. Bu güzel dünyaya gelmeye çok acele ettiği için. 7 ay hastanede kaldılar. Hasret’e hasret kaldılar. Sonra bütün hasretlerini Hasret’le giderdiler.

Hasret üçüncü şiir kitabını çıkarttı. Babasına ve annesine adadı kitaplarını. Şiir okuyanlar tarafından tanınır oldu. Kızımız ve oğlumuz şimdi Karacaahmette yanyana uyuyorlar. Bizim Hasretimiz şimdi başka bir isimde gözümüzün önünde duruyor. Gören sobelesin.

Saklambaç adlı hikayemizi okuduğunuz için teşekkür ederiz.

Sanki

Sanki …

Yandaki saldalyeden destek alıp sandalyemin ön ayakları havada kalacak şekilde geriye doğru arkamdaki kolona yaslanmıştım. Sandalyemin ön ayakları ile ayaklarım havada duruyordu. Boş boş boşluğa bakıyordum. Karşıdan bana doğru adım adım gelen, geldikçe yüzleri belirginleşen iki kişi tam karşımda bulunan masada oturdulur. Karşı karşıya oturma imkanları varken yanyana oturdular.

Öylesine bakışlarım, özentili bakışlara döndü. Birden bir ürperti geldi vücuduma. Bu ne şimdi? Meğerse hayalini kurduğum, beklediğim, varlığından zerre kadar şüphe duymadığım o, o kişi karşımda oturuyordu. Simsiyah saçlarını ortadan ikiye ayırıp sonra ensesinde birleştirerek siyah renkten bir şelale yaratmıştı. Omuzları açık, göğüs dekolteli siyah bir bluz vardı üstünde. Bembeyaz tenini boğazından aşağı doğru inince farkettim. Kipriklerini kırpıştırdıkça gıdıklıyordum. Kaşlarının gözlerine uyumunu ve gözlerinin renginin tonunu anlatamam. Belirsiz bir burnu, küçücük ağzı, çizgileri belirgin ve yüzüne uygun dudakları muhteşemdi.

Kalbimin çarpıntısından saldalyemin arka ayaklarının öne doğru hafif hafif kaydığını hissettim. Komik bir duruma meydan vermeden doğruldum. Masayı kendime doğru çekip düzgün oturdum. Gözlerimi ona bakmaktan alamıyordum. Birşeyler yiyordu. Ağız hareketlerini an-la-ta-ma-ya-ca-ğım. Yaydığı ışıktan asaletinin derecesini uzun zaman bu işle iştigal olan biri bilebilirdi. Yandaki arkadaşı beni ima ederek kulağına bir şeyler söyledi. Hemen bana bakmadı. Bende kendimce bana bakacağı an kafamı başka tarafa çevirmek için hazırlandım. Yine bakmadı. Yemeğini yemeğe devam etti. Yemek yemiyordu sanki ağzını küçük küçük hareket ettiriyordu. Çatalı tutan elini gördüm. Aradaki mesafeden yumuşaklığını az çok tahmin edebiliyordum. Birden başını kaldırıp bana baktı. Yakalandım. O panikle başımı çevirecek yön bulamadım. Hafiften çarpıntım arttı.

Acaba bana hala bakıyo mu diye meraktan ölecek gibiydim. Ona bakmıyormuşum da, sanki etrafa bakıyormuşum gibi yapıp bana bakıp bakmadığını kontrol etmek istedim. Hızlıca etrafa bakıp onun bulunduğu yöne geldiğimde önce yanındaki kıza baktım. Telefonla konuşuyor, yemeğine bakıyordu. Sonra vakit kaybetmeden ona baktım. Bana bakmıyordu. Ama sanki ona baktığımı biliyor gibiydi. Gülümsedi. Sağ yanağında iki gamze belirdi. Alt çenem daha fazla dayanamadı. Aşağı doğru saldı kendini. Ben artık kilitlenmiş bir vaziyette hareketlerini takip ediyordum. Geçen süre içinde tuhaf bir güven duygusu hasıl olmuştu bende. Artık kısa kısa bakıp gözlerimi kaçırmıyor, uzun uzun pür dikkat bakıyordum.

Ulan işte böyle bir sevgili olmalı yanında er kişinin. Nazik, kibar, oturmasını kalkmasını, konuşmasını susmasını bilen biri. Sonra gelsin dertler. Alayı vız gelir. Hayal kurmaya başlamıştım tam, birden göz göze bakıştığımızı fark ettim. Kaçırmadım gözlerimi. Doya doya bakmak istedim. İçime bir korku düştü. Şimdi kalkıp gidecekti zaten. Ben yine yalnız oturmaya devam edecektim. Bu duygu içinde olduğum için gözlerimi kaçırmadım. O da kaçırmadı. ‘Ne bakıyorsun’ değildi o bakış, sanki ‘çok mu beğendin beni, sana göre çok mu güzelim’ bakışıydı. Kızgın değildi. Cömertte sayılmazdı.

Daha fazla dayanamadım kaçırdım gözlerimi. Çünkü kalp çarpıntım ile birazdan gidecek olmasının hüznü iç içe girmiş allak bullak olmuştum. Üstümde en çok sevdiğim, sol omzumun arkasında, kürek kemiğimin biraz üstüne sanki akrep dövmesi yapılmış hissi veren ten rengindeki tişörtüm, altımda geçen sene indirimden aldığım günlük kullanabileceğim açık mavi renginde marka bir şortum vardı. Bu kombineyi siyah sandaletlerim tamamlıyordu ama yine de kendimi özensiz hissettim. Şöyle bir kendimi süzdüm. Hayır dedim. Bu halimle yanlış bir zamanda olduğumu anladım. Yüzümdeki ifade aynen şuydu; sen de yemeğini yedikten sonra kalkıp gideceksin, bende sana hayran hayran bakan onlarca kişiden biri olarak kalacağım…

Etrafa bu kez ağır ağır, başkalarını süzen gözlerle baktım. Yoktu. Onun gibisi yoktu. Gitmeden son bi kez daha bakayım diye başımı çevirdim. Yanında oturan arkadaşının kulağına bir şeyler söylediğini gördüm. Kız bana bakıyordu. Hemen başımı çevirdim. Sonra şimdi beni şikayet ederler, uğraşmayayım, en iyisi ben kalkıp gideyim dedim kendi kendime. Yanlarından doğru mu geçsem yoksa hemen arkamı dönüp gitsem mi seçeneklerini düşünürken bir yandan yavaş yavaş kalktım. Onların bulunduğu masanın yanından geçip gitme fikri nedense daha ağır bastı. Onların bulunduğu masaya doğru bir iki adım atıyordum ki, yanındaki kız kalktı…

Can Mert Güz’ün ‘Sanki’ adlı öyküsünden alıntı yapılmıştır.

İzinsiz kullanımının hukuki sebepler doğuracağı tebliğ olunur.

Sanki isimli öykümüzü okuduğunuz için teşekkür ederiz.

Maddi Aşk

Maddi Aşk

Sizi bilmem ama ben ilk görüşte aşka inananlardan değilim!

Şöyle ki;

Karşı cinsin bedeninde bulunan bir organın güzelliğine yada bir kaç organının bir araya gelerek oluşturduğu güzelliğe kapılıpta,

diğer organlarına katlanmak zorunda kalıp,

gül dikensiz olmaz mantığıyla, üstüne üstlük bunun adına da aşk deyip kabullenmem mümkün değil de ondan.

Karşı cinste bulunan bir ya da bir kaç organın maddi güzelliğine aldanıp bir ömür sefa çekemem.

Söylenir hep; dış güzellik gelip geçecidir, baki olan iç güzelliktir diye..

Koca bir safsata!

Her yaşta düşünceler başkadır, her yaşta düşünceler değişir..

Ben şuna bakarım; gözüme kötü görünmeyen bir doğallık, fiziki durumun göz aşinalığı paradoksuna üstün gelmemesi durumu, iki kelimeyi bir araya getirebilme yetisi, özgüven, farkındalık, bilinçli olma, dozunda olmak kaydıyla ciddiyet ve tevazu, çok uçlara varmayan düşünceler ve birazcık da şahsına münhasırlık.. Benim aradığım şeyler bunlardır.

Ha bir de şu var; sen bunların birinde olması konusunda bu kadar seçiciyken, ‘budur’ dediğin karşı cinsin ‘budur’u olma konusunda çalışmaların ne durumda? Ondan biraz haber ver bakalım.

‘Yaşlar değişince isteklerin değişmesi kuralı’nı çözdüğünde senden büyüğü yok demişti meftunlarımdan birisi..

Öyleyse neymiş?

İlk görüşte aşk, ilk görüşte kalmak suretiyle imiş!

Konuları birbirine karıştırmadan şöylece özetleyelim:

İnsanlar birbirlerini tanıdıkça, yaşadıkları problemlere ortak çözümler buldukça, aynı yöne bakıp, aynı düşünceleri paylaştıkça, dış güzelliğin, iç güzelliğin ve hatta güzel organların terazide çok hafif kaldığı görülünce.. İşte o zaman akıl masaya yumruğunu vurur, herkes, katlanması gerekene katlanır, görülmek istenen görülür, böylece hayat başka bir kulvarda tükenmeye kaldığı yerden devam eder..

Yani kimse yanındakine kötü denmesini istemez..

Maddi Aşk isimli öykümüzü okuduğunuz için teşekkür ederiz.

Garip Bir Ağaç

Garip Bir Ağaç …

Bir kaydırak, iki salıncak, oturmak için bir kaç banktan oluşan bir park yapıldı mahalleye. Parkın köşesinde bulunan büfenin yan tarafında bir masada bir şeyler yerken gördüm onu. Kısa kollu gömleğinin rengi ilk dikkat çeken ayrıntıydı. Onun üzerine baklava dilimi deseni olan modern bir yelek vardı. Saçları iyice kırlaşmış, hatta siyahı hiç kalmamıştı.

Yediği şeyin kırıntıları masaya döküldükçe elinin tersiyle bir araya topluyor, kimseye görünmek istemiyormuş gibi bir duruş sergiliyor, parkta koşuşturan çocukları izliyor, bir an evvel yemeğini bitirmek için çenesini hızlı hızlı açıp kapatıyordu. Öylesine eğilmişti ki çenesi neredeyse masaya değiyordu. O cüsseli adam gitmiş yerine bütün organları bir torba içinde konulmuş gibi bir yığıntı gelmişti. Yüzü hafif kızarıktı. Kolunun sarkmaya başlayan derisi her şeyi özetliyor gibiydi.

Bi ara başını kaldırdı sağına soluna bakındı. Hemen sağımda duran reklam panosunun arkasına gizlendim. Niye saklandım bende bilmiyorum. Beni görse ne olacaktı ki. O an içgüdüsel olarak görünmek istemedim. Bir müddet sonra tekrar izlemeye başladım. Çenesinin yavaş yavaş hareket ettirmesinden yemeğini bitirmek üzere olduğunu anladım. İçtiği meyve suyu bitmişti ama şişeyi bir iki kez yine dikleyip dibindeki son damlalar için öylece bekliyordu.

Çok uzun bir süre ceza evinde kalmak, bütün organlarını bir torbaya doldurup bir kenara atılmak gibi bir şeymiş demek.

Resmini ilk önce bayramda misafirliğe gittiğimde arkadaşım yanlışlıkla göstermişti. Resimde arkadaşım babasının kucağında, parmaklarıyla nanik yapıyormuş gibi bir poz vermiş, babası da erkek evlat sahibi olmanın verdiği bütün ifadeyi yüzünde toplayıp yansıtmıştı. Babasının ispanyol paçalarından ayakkabılarının görünmemesi, saç faulleri ile bıyık uçları ha birleşti ha birleşecek bir şekilde olması, rüzgarın etkisiyle uçan upuzun saçlarının altından görünmeye çalışan kulakları, gömleğinin düğmelerinin göbek deliğine kadar açık durması, bana çok garip gelmişti.

Şimdi evden kaçmış bir ergen gibiydi.

Eşini ve çocuğunu bırakacak kadar çok sevdiği Suzan’ın abisini, sevgilisi diye anlamadan dinlemeden öldürmesi, şimdilerde eskiden kapısına bir tekme atıp girdiği, arkadaşlarıyla oyun oynarken ses tellerini titrettiği, mahallede bulunan kahvenin arka tarafında, şeker çuvallarının üstünde uyumasına neden olmuştu.

Ziraatle uğraşanlar bilir. Meyve ağaçları meyve verdiği sürece hayatta kalabilirler. Meyve veren ağacın ömrü meyve vermediği bir sonraki yıl biter.

Peki insan ağacı nasıl olmalı?

Meşe ağacının meşe palamudu vermesi gibi elli yıl beklemeye değer mi?

Can Mert Güz’ün ‘Garip Bir Ağaç’ adlı öyküsünden alıntı yapılmıştır.

İzinsiz kullanımının hukuki sebepler doğuracağı tebliğ olunur.

Garip Bir Ağaç isimli öyküyü okuduğunuz için teşekkür ederiz.

Balkon

Balkon

Bir erkek çocuğu annesinin elini tutmak istemiyor, konuşabilse; “ben büyüdüm artık, bırak beni” diyecek diyemiyor.. Arabalar gelip geçiyo caddeye çıkan sokakta, durmadan, birbiri ardınca.. Bir erkek çocuğu, kız çocuğuyla birlikte yürüyor kaldırımda, yüzler kızarık, eller nerde duracağını bilmez bir halde, adımları yavaşladı, köşede ayrılacaklar besbelli, acaba öpsem mi? Sarılsam mı? Yoksa elini mi sıksam? Düşünceleri balon şeklinde kafalarının üstünde onlarla ilerliyor, şu an cebinden cüzdanını alsan ruhu duymaz çocuğun..

Orta yaşlı bir adam telefonla konuşuyomuş gibi yapıp telefonun diğer ucundaki kişiyi kelimelerle dövüyor, tahminime göre karşıdaki acil vakkalık olmuştur..

Yaşlı bir çift ağır adımlarla evlerine dönüyor, pazar poşetleri, market poşetleri eşit dağıtılmış, akşam yemeği var anlaşılan, yaşlı teyze akşam saati olmasına rağmen pek bi rahat.. Fotoğrafçı dükkanına bir kaç kişi girip çıktı, sanki fiyat yoklaması yapıyorlar, vitrindeki resimler güneşten ağarmış, onlar son çekilen resimlerse, eyvah! Görünen o ki yeni çıkan kimliklere rağbet yok, işler kesat..

Ortaokulu bitirmiş bir güvene sahip, hafif tombul delikanlı panik bir yüz ifadesiyle ekmekleri kapmış koşar adımlarla eve gidiyor, belli ki annesi oyunun en heyecanlı yerinde göndermiş fırına.. Bir kedi arabanın tekeriyle sanki muhabbet ediyor, dokunuyor, sürtünüyor, uzun uzun bakıyor.. İki güvercin yanaştı, tam konacak gibi oldular, geri döndüler, galiba benden utandılar..

Bir rüzgar gülü yaptım, renk renk, hava rüzgarlı, habire dönüyor, döndükçe yüze bi gülümseme veriyor, karşı apartmanın komşu kızı ve erkek çocuğu rüzgar gülüne özenmişler, onlarda da var birer tane, gariplerim ters tarafta, rüzgar esmiyo, rüzgar gülü dönmüyor, fatura anneye kesiliyo, bir kargaşa var, üflemeyle nereye kadar hanım abla..

Bir araba sokağın ortasından geçerken, sokak kenarına düzensiz park eden  araçlar nedeniyle karşıdan gelen araçla sıkıştılar, in aşşağı bölümü başlamak üzere, korna sesleri balkonları doldurdu bile..

Köşedeki manav iki saattir meyveleri silip silip duruyo, yıkanmayacak sanki, hele hele çürük ve ezik yerleri görünmeyecek şekilde istifine ne demeli? Nereye kadar saklayacaksa..

Kıyafetine bakılırsa işten döndüğü anlaşılan kadının kolunda pahalılığı ile ünlü bir kadın giyim markasının kağıt poşeti var, ne demek istiyor acaba; “Öyle çalışır, böyle yerim” mi?.. Çaprazdaki apartmanın giriş merdivenlerinde iki kanka gizli gizli sigara içiyorlar, o arada gelip geçen kızları da ihmal etmiyorlar.. O yaşların kıymeti bu yaşlarda mı anlaşılır hep? Yazık, hem de ne yazık…

Petshoptan kuş sesleri, yavru köpek sesleri geliyor, onlar hayvan değil, insan dostları! Muhabbet kuşumuz öldüğünden beri yeri boş, “akşam oldu hüzünlendim ben yine” şarkısı  çalıyor ondan mı hüzünlendim? Uzakta bir apartman, ikinci katındaki dairenin camına satılık yazısı asıyor bir amca, borçlar mı sıkıştırdı yoksa gürültüden mi kaçıyor çözemedim..

Gelenlerin sayısı gidenlere göre hayli arttı, surat ifadeleri yorgun gözüküyor, iş çıkışı saati gelmiş, benim de yemek saatim.. 

Küçülmüş insanların koşuşturmalarına şahitlik edilen mekandan, daraldığımız, bunaldığımız, en çok da nefessiz kaldığımız zamanlarda kendimizi pervasızca, patavatsızca attığımız, (küçük ve sevimli salıncaktan) evin en sevilen yerinden,
balkon dan,
aktaracaklarımız şimdilik bu kadar..

Balkon isimli hikayemizi okuduğunuz için teşekkür ederiz.

Korkuluk

Korkuluk , korkuluk …

Sabahları karşılaşıyoruz seninle.

Ya üst geçitte, ya ışıklarda, ya da kaldırımda yürürken. Hafta içi mesai saatleri gibi alışkanlık olmuşsun bende. Seninle rastlaşmadığım zaman merak etmeye başlıyorum.

En son geçen hafta görmüştüm seni. Oturup hesap ettim. Tam üç sabahtır görmüyorum seni!

Araya hafta sonu girince nasıl olsa Pazartesi -mutlaka- rastlaşırım dedim kendi kendime. Günler o rahatlıkla geçti.

Pazartesi sabahı üst geçitte görmeyince seni, ışıklara doğru heyecanla yürüdüm. Yoktun! Karşıdan karşıya geçenlerin arasında sana benzeyen de yoktu. Işıklarda bekledim. Yeşil yansa da bekledim. Çünkü kaldırımda görmeme korkusu sarmıştı beni artık.

Gelip geçenler bana bakıyorlardı. Olup bitenin farkında olan bir bendim. Bilerek hayatın olağan akışına engel oluyordum. Ama ne yapabilirdim ki başka? Seni görmek, sadece seni görmek istiyordum. Bu bütün meramımı bitirecekti.

Alışkanlık dedim ya. Seni bir şekilde görmem gerekiyordu. Ve içimde gitgide büyüyen bir korku vardı; “Seni görememe korkusu!”

Hava çok soğuktu. Gördüğüm lüzum üzerine sanırım; her tarafımdan ateşler yükseliyordu. Herkes montuna sarılmışken ben ceketimi çıkarmayı düşünüyordum. Durduğum yer durulacak bir yer değildi. Mecburen karşıya geçtim. Ağır adımlarla yürüyordum. Köşeden görünmen için neler vermezdim! Ayaklarım gitmek istemiyordu. Aklım, beynim tamamen sana odaklanmıştı. Bir adım atıp karşıya bakıyordum. Karşı kaldırıma da bakmıyor değildim. Belki karşı kaldırım sana daha konforlu gelmiştir diye, önüme bakmadan bir karşıma bir de karşı kaldırıma bakarak yürüyordum.

Artık adım atacak yol kalmamıştı. Çalıştığım yerin kapısına gelmiştim. İçeri girmek istemiyordum. Son bi kez arkama bakayım dedim. Belki geçersin, belki görürüm diye. Yok, geçmedin, görmedim, belki de göremedim, bilmiyorum, bilemiyorum..

Akşama kadar abuk sabuk bir halde çalıştım ne yaptığımı bilmeyerek. Eve gidip, yarın aynı saatin gelmesini beklemekten başka çarem yoktu. Zaman hızlı geçsin istiyordum, geçmiyordu.

Beklenti olunca zaman geçmiyor zaten!

O günü bitirmeyi çok istiyordum istemesine de; sonra yine aklıma seni görememe korkusu geldi. Amansız bir karamsarlığa yakalandım. Oturduğum koltukta umudumun ve karamsarlığımın bitmez kavgasını izliyordum. Kavga o kadar uzun sürdü ki, çalar saatin alarmı durdurdu bu kavgayı.

Ümitle ve korkuyla yola koyuldum.

Her gün seni gördüğüm saatte, olmam gereken yerde olmalıydım.

Ah yıkılası üst geçit! Üst geçitte yine yoktun. Ellerim titremeye başladı. Bana ilk selam verenle kavga etmek için hazırdım. Sinirli adımlarla ışıklara kadar geldim. Yine yeşil yanıyordu. Yine sen yoktun. Ağlamamak için kendimi öyle kasıyordum ki. Avazımın çıktığı kadar bağırmak istiyordum. Sanki bir el ağzımı sıkı sıkı kapatıyordu. Bütün gücüm bitmiş gibi hissediyordum. Adım atacak hal kalmamıştı bende. Bir kaldırım kalmıştı elimde tutunacağım. “Ya göremezsem” korkusuyla amaçsızca yürümeye devam ediyordum. Bu kez de göremezsem seni ne olacak hiç bilmiyordum.

Mesai saatinin çekim gücüne yenilmiştim.

İş yerinin kapısında durdum. Bitmiştim artık. Yol boyunca görememiştim ya, daha tutamadım kendimi. Artık sinirden mi bilmiyorum. Hıçkırmaya başladım. Her hıçkırıkta göğsüm acıyordu, boğazım yanıyordu. Geçmiyordun bir türlü, göremiyordum seni! Kısılmış bir müzik sesi geliyordu ta derinlerden.

Gözlerimi sımsıkı kapatıyordum. Ben gözümü sıkı sıkı kapatırken müzik sesi yükselmeye başlıyordu. Ben inatla zorluyordum, ses de yükseldikçe yükseliyordu. Müzik sesi beni artık rahatsız etmeye başlayınca, öfkeyle birden açtım gözlerimi! Telefonum çalıyordu. Etrafıma bakındım. Film izlerken uyuyakalmışım. Telefondaki resme bakıp güldüm. Üst geçitte, ışıklarda ve kaldırımda aradığım yüz telefonun ekranında bana gülümsüyordu.

Korkuluk isimli hikayemizi okuduğunuz için teşekkür ederim.

Fotoğraf Makinesi Alırken Ben 2

Niye 2 ?

Bu yazıyı yazmadan önce birincisini yazmıştık. Kendini yabancı hissetmemen için ilk yazıyı oku gel, bize katıl, biz burdayız, biz (burda) yazıyoruz.. Anladın.. (Sitenin reklama ihtiyacı var)

Evet nerde kalmıştık?

Seçtiğin hobiye göre maddi ve manevi birikimlerin, senin bu hobiyi ne kadar geliştirebileceğin anlamına geliyor.

Bunlardan evvel merak ve istek olmalı..

Merak ve istek demek senin o işin altına atacağın imza demek..

Daha ne kadar şu şunu güzel yapmış, şuna hayran oldum, şunda sanki beni anlatmış gibi sözler söyleyeceğiz kendimize? Hım?

Sen neyi bekliyorsun?

Seni bekleten ne?

Zamanın ne kadar değerli olduğuna girersek buradan çıkamayız. Ama bu konuda da bir iki cümle aktarmaktan da zarar gelmez.

Ben zamanı cebimdeki para olarak görürüm. Hep kaliteli, doğru ve kendime olduğu kadar etrafımdakilere de faydası dokunacak şekilde harcamak istemişimdir. Belki de böyle öğretilmiş bize..

Bir olaya hep tek açıdan bakmaktan vazgeçip, her zaman bir adım sonrası için plan yapmak, hatta bir adım daha sonrası için plan yapmak gerek!

Niye mi?

Üzülmemek için!

Keşke dememek için!

Niye mi ?

Harcadığın zamanın bir daha asla geri gelmeyeceğini ve bunu sadece bir kere kullanma şansın olduğunu bilmen için!..

Tam yeri gelmişken yazmakta fayda var, her ne kadar başka bir konunun özü olsa bile yazayım. Zaten aklı, kalbi ve vicdanı olan herkes çok iyi bilir ki; “Bütün planlar senden önce yapılmış, onun için üzülme, bunun için sevinme..”

Bunun konumuzu ilgilendiren kısmı planlar yapılmış olsa da senin bunu nasıl yaşamak istediğin..

Tam bu noktada edindiğim hobi ve zaman için ortak bir nokta var.. Bazen öyle bir zamanlamayla öyle bir kare yakalarsın ki, ve bilirsin ki bu yakaladığın kare hayatta sadece bir kez olur. .

Anladın..

İşte hal böyleyken, bu bahsimiz için sarf ettiğimiz söylemlerimiz havada kalmasın diye hatta taşı gediğine oturtmak için çok iyi bir araştırma ve temiz bilgilerle sahip olacağımız makine ile ancak bunları gerçekleştirebiliriz..

Artık gerisi bana kalmış, demekten kaçıp, gerisi bize kalmış diyelim!

Şimdi daha iyi anladın!

Daha yazacak çok şey var amma yapılacak başka işler de var!

Bak zaman’dan konuştuk o kadar değil mi? Zaman?

Asıl şimdi anladın değil mi?

Şimdi git.

Yenisini yazınca gelirsin..

Ah insan sen ne zavallısın!

Ah insan sen en zavallısın

Sanırsın

Herkes gitti ben kaldım..

Sanırsın

Herkes kaldı ben gittim..

..

Ah insan sen ne zavallısın..

İhtiyaçların bitmek bilmez..

Hayallerin istediğin gibi gerçekleşmez..

Varlıklar içinde en zayıf..

Yalnız.. Yapayalnız.. En yalnız..

En kalabalık ortamda bile yalnız..

..

Bakarsın

Her günün ardından..

En sevdiğinleyken bile sıkıntılı..

En sevdiğinleyken bile düşünceli..

En sevdiğinleyken bile tedirgin..

En sevdiğinleyken bile kuruntulu..

..

Ah insan sen ne zavallısın..

İşin hiç bitmez..

Beklentilerin gelmez..

Sahi sen bugünü ne zaman yaşayacaksın?

Şimdi biraz düşün..

Sonra gene gelirsin..