Telefonu tekrar eline aldı. Arayacaktı. Ama bu saatte araması tuhaf olmaz mıydı?
“Hayırdır Dilek, bir şey mi oldu? Sen hiç bu saatte aramazsın. Hatta sen beni aramazsın ki!” Ne cevap verecekti? Asla böyle bir şey söylemezdi Oğuz. “İyi geceler canım, nasılsın? Özlemişim seni.” derdi. Onu ne zorlar ne de sorgulardı.
Aslında bu her şeyi kabullenmiş hâli de düşündürürdü zaman zaman Dilek’i. Seven adam kıskanır, derdi annesi. Erkek dediğin o kadar geniş mezhepli olmamalı canım. Yaşar Bey hep kıskanmıştı onu. Yaşar Bey’den izinsiz kapıdan dışarı tek adım atmazdı. Annesi böyle görmüştü, böyle biliyordu. Dilek nasıl görmüştü peki? Nasıl olması gerekiyordu bir erkeğin? Bilmiyordu. Kafası karmakarışıktı.
Yaşanan her anı, söylenen ya da söylenmeyen her cümleyi kafasında evirip çevirip yorumlamaya çalışmaktan çok yorulmuştu. Belki de göründüğü kadardı her şey. Ne daha az ne de daha uzun. Ya da gördüğü kadarıyla yetinmeliydi insan. En azından kendisinden saklanan bölümü görene kadar.
Geçen sene başka bir şirkete geçmişti Oğuz. Bunun için çok geçerli sebepleri vardı. Dilek’e anlatmıştı, yerden göğe kadar haklıydı. Onu dinlerken böyle düşünmüştü ama kendisiyle baş başa kalınca kafasının içinde sorular ve acabalar dans etmeye başlamıştı. Yoksa Oğuz ondan uzaklaşmak için mi böyle bir karar almıştı? Hayatında, ondan saklamak istediği bir şeyler ya da birisi mi vardı?
Ben onu hiç sıkmıyorum ki… Hatta fazlasıyla özgür ve rahat bırakıyorum. Onu ne kadar merak ettiğimden ve hatta kıskandığımdan, onun zerre kadar haberi yok. Onu umursamadığımı düşünmesi çok daha olası. Öyleyse… Niye bu huzursuzluk?
Kartları açık oynamaktan duyulan bu büyük korku neden? Oynamadan da kaybedebiliyor insan ama oynamadan kazanması pek mümkün değildi. Risk almak gerekiyordu. Ne mutluluk ne de hüzün altın tepsi içinde sunulmuyordu insanoğluna.
Mesaj yazmayı düşündü bir an. Ne yazacaktı? Hissettiklerini yazsa ne tepki verirdi acaba Oğuz? Özlendiğini, istendiğini duymak herkesi kuşkusuz mutlu ederdi. Ama şımartabilirdi de… Onu hiç kimse şımartmamıştı. Çok sevdiği babası bile.
Duyguların pek dile getirilmediği bir evde, duygularını gizlemenin büyük bir erdem olduğuna inanarak büyümüştü. Tüm maddi ihtiyaçlarını eksiksiz karşılamak için uğraşan babası, bu koşuşturmanın içinde başını okşamayı unutuvermişti. Bu çok daha önemli ve karşılaması çok daha kolay bir ihtiyaçtı halbuki. Kendisinden sunulmayanı istemiyor görünmek, o günlerden kalma bir alışkanlık olmalıydı.
Mesaj yazmaktan vazgeçti. Saat bir buçuğa geliyordu. Aramaktan da vazgeçti. Oğuz bu saatte çoktan uyumuş olurdu. Belki de uyumamıştı. Uykusu ağır mıydı acaba? Bilmiyordu. Merak etse de soramadığı, birlikte olup yaşayamadığı için yabancısı kaldığı pek çok şey gibi bunu da bilemiyordu.
Yarın daha makul bir saatte arardı. Sabah çok erkendi. Öğlen yemekte olabilirdi. Öğleden sonra toplantıya girebilirdi. Akşam üstü araba kullanırken aramak olmazdı. Ailesiyleyken araması hoş olmayabilirdi. Gece uyandırmak hataydı. Uygun ve doğru vakit ne zamandı? İnsan içinden geldiğinde sevdiğini niye arayamazdı?
Birden telefonun mesaj geldiğini belirten sesiyle sıçradı.
“Dilek Hanım bir mesajınız var!”
Bana mı, daha neler! Elleri titreyerek baktı mesaja. Oğuz’dandı ama açmadı. Bu saatte gelen bir mesaja bakmamalıydı. Gelen hiçbir mesaja, telefon elinde mesaj bekliyormuş gibi hemen cevap yazılmamalıydı. İnsan sevdiğini asla şımartmamalıydı. Çok naz da âşık usandırmaz mıydı?
Telefonunu başucuna koydu ama kapatmadı. Onu tanıdığından beri değişen tek alışkanlığı bu olmuştu. Belki arar diye, artık telefonunu kapatamıyordu.
Kafasında cesaret edip de soramadığı sorular, bir türlü alamadığı cevaplar, kalbinde sıkışıp kalmış hiç suçu olmadığı halde hapsettiği, susturduğu duygularla huzursuz bir uykunun kollarına bıraktı kendini.
Yarın kaldığı yerden, kaldığı şekilde devam etmek üzere duygularını ve düşüncelerini de alarak rüyalar âlemine geçti. Kim bilir, belki orada özlediği özgür ve yasaksız hayata ulaşabilirdi.
Gözlerini kapadığı anda, halasının ağlamaktan şişmiş gözleriyle karşılaşıverdi. Gözler halasının, dudaklar annesinin, işittiği ses ise ablasının… Kaçmak istedi. Kulaklarını kapatmak, duymamak. Başaramadı.
Arkasında babasının sert bakışları, Oğuz’un onu öpen dudakları, Halil eniştesinin anlayışsız ruhuna sahip tuhaf ve ürkütücü bir adam vardı. Şaşırmayan, korkmayan, umursamayan Dilek maskesini taktı yine yüzüne. Savaşmaya hazırdı. Kontrolü asla elden bırakmaması lazımdı.