Devlet, Padişah III. Murad’ın öldüğü 1595 senesinde en geniş sınırlarına ulaşmıştı. Kanuni Sultan Süleyman zamanından çok daha fazla topraklara sahipti. Gelgelelim devlet kademesi iyiden iyiye bozulmuştu. Kanuni zamanındaki Barbaroslar, Piyale Paşalar, Özdemiroğlu Osman Paşalar, Kıbrıs Fatihi Lala Mustafa Paşa gibi cengâverler artık yoktu. Devlet, Kanuni zamanının en liyakatsiz vezirlerinden Koca Sinan Paşa gibi adamlara kalmıştı.
Avusturya Estergon Kalesi’ni almıştı. Filmi bile vardır: Estergon Kalesi, başrolde Serdar Gökhan vardır.
III. Murad ölmüştü. 19 kardeşini idam ederek tahta çıkan Padişah III. Mehmet ise çok tecrübesiz ve gençti. Eski padişah Sultan Murad’ın hocası 60 yaşındaki Hoca Saadettin Efendi, ilmiye kökenli bir âlim olmasına rağmen oldukça etkin bir şahsiyetti. Kendisi Sultan Yavuz Selim’in nedimi ve ölüm anında yanında bulunan Hasan Can Çelebi’nin oğludur. Çok iyi bir eğitim almıştır.
Padişaha sözü geçtiğinden onu sefere çıkmaya ikna etmiştir. Harp divanı sırasında bazı liyakatli adamların atamasını da yaptırır. Ünlü tarihçi Hammer, divanda “askerî dehaya sahip tek adamın asker olmamasına rağmen Saadettin olduğunu” yazmıştır.
Bu arada Avusturyalılar, anlaşma olmasına rağmen ele geçirdikleri kalelerde çocuk, kadın demeden katliam yapmışlardı.
Padişah III. Mehmet komutasındaki Osmanlı ordusu, Kırım Hanı Gazi Giray’ın ordusu ile birleşip Eğri Kalesi gibi sağlam bir yeri 18 günde aldı. Olağan şartlarda yapmamalarına rağmen, intikam gereği Osmanlı ordusu da katliam yaptı.
III. Mehmet “Eğri Fatihi” unvanını aldı.
Bu arada birleşik bir Erdel (bugünkü Romanya’nın batısı), Leh yani Polonyalı, Macar ve Çeklerden oluşan ordu, Başkomutan Arşidük Maximilien komutasında Osmanlı öncü birliklerini dağıtarak asıl Osmanlı ordusunu buldu ve savaş başladı.
Müthiş baskı kuran müttefik ordu Osmanlı ordusunu geriletti. Hatta Osmanlı ordusu kaçma eğilimindeydi. Kaçıyordu.
Genç padişah III. Mehmet de kaçmak için atını süreceği anda, durumu sezen Hoca Saadettin Efendi yaşından beklenmeyecek bir çeviklikle padişahın atının yularını tuttu.
“Padişahım nereye gidersiniz?” dedi.
“Yerinizde kalıp durmaktan başka yol yoktur, yoksa ordu dağılır, mahvoluruz.”
Bu esnada gırtlak gırtlağa muharebe çoktan başlamıştı, fakat merkezden uzaktaydı.
Padişah ne kaçar ne de geri döner.
Geride sadece muharip olmayan karakullukçu (hademe), aşçı, katırcı, seyis, deveci gibi hizmet birlikleri vardır. Bunlar padişahı da sabit görünce, yağma ile meşgul Avusturya askerlerinin üzerine ellerine ne geçirdilerse — odun, kepçe, satır ve dirgenlerle — Allah ne verdiyse hücuma geçerler.
Birleşik ordu paniklemiştir.
Eş zamanlı olarak Şeyh Hızır Efendi ve 100 müridi de ön safa atılır.
Bir elinde kitap, bir elinde kılıç, kaçanların üzerine beddualar ederek:
“Allah’ın gazabı kaçanlar üzerinedir!”
diye haykırmaktadır.
Bu derviş gazilerin tamamına yakını şehit düşer. Gelgelelim maksat hasıl olmuştur.
Kaçanlar geri dönerken Kırım alayları bir taraftan, daha önce dağılan Sinan Paşa da öncü birliklerini toparlayıp başka taraftan hücuma geçmiştir.
Savaşın kırılma anı, Hoca Saadettin’in padişahı durdurmasıydı.
19 kardeşinin ve daha sonra kendi oğlu Şehzade Mahmut’un bile ölüm emrini veren Padişah III. Mehmet’i durdurmak kolay olmasa gerek.
Mutlak zafer Osmanlı’nındı.
Son sözü yine tarihçi Hammer’e bırakalım:
“Saadettin’in cesareti ve tesiriyle kazanılan bu zafer, Mohaç ve Çaldıran’la mukayese edilen parlak bir zaferdir.”
Bir varmış bir yokmuş.