Bingöl, seni çatık kaşlı bir güneşle karşılamıştı. İstanbul’dakine benzemiyordu güneş burada. İzmir’dekine de benzemiyordu. İnsanları ısıtmak için değil de yakıp kavurmak için gökyüzünde duruyor gibiydi. Kızgın, acımasız, anlayışsız. Denizin olmadığı şehirde, güneş terk edilmiş mutsuz bir sevgili gibiydi.
Beklediğin gibi miydi Bingöl, yoksa beklemediğin gibi mi? Beklediğin gibi yabancı, beklemediğin kadar yakın. Yalın, kuru, sade. Ağaç yok gibi. Her yerde tuhaf bir boşluk. Fazla değil hiçbir şey. Olması gerektiği kadar ya da olabildiğince az. Sadece çocuklar olması gerekenden daha fazla. Erkek çocukların saçları üç numara, kızların iki örgü. Bakışlar çekingen, utangaç, suçlu. Kafalar önde, eller nerede duracaklarını bilemez hâlde. Çok merak etse de cesaretsiz bu çocuklar, çoğu sevgisiz. Aileleri var ama kimsesiz. Kaderin sunduklarıyla kurulan çıplak, renksiz, ölü bir hayat.
Çay demlenmiştir artık. Kolların göğsünde bağlı, mutfağa geçiyorsun. Zaman Bingöl’de bile hızlı geçiyor. Yarısından çoğu bitti mecburi hizmetin. Hizmet ediyorsun ama mecbur olduğun için. Tuhaf bir çelişki bu, gülümsüyorsun.
Raftan en sevdiğin bardağı alıyorsun. Sakınılan göze çöp batar ya, ellerinden kayıyor, kenarından minicik kırılıyor. “Eşyalarının kıymetini hiç bilmiyorsun. Ben gözüm gibi bakardım eşyalarıma.” Eşyalarına gözü gibi bakan baban, seni ne de kolay kırıyordu. “Sen onun öyle söylediğine bakma. Düşünmeden konuşuyor, sonra da pişman oluyor. Seni ne çok sevdiğini sen de biliyorsun.” derdi annen. Babanın kırdıklarını onarmak, döktüklerini toplamak hep ona düşerdi nedense.
Kenarı kırılan bardağı, çok sevsen de çöpe atıyorsun. Anneannen, evde kırık dökük hiçbir şey tutmazdı, uğursuzluk sayardı. Sen de sevmiyorsun kırılanı döküleni. Belki anneanneden kalmış bir alışkanlık, belki de her şeyi kusursuz görme isteği. Kırık dökükleri, eskiyenleri, görevi bitenleri hayatından çıkarmazsan yenilere, daha iyilere, yaşamına uygun düşenlere yer açman mümkün olabilir mi? O zaman eski püsküye, seni dibe çekene mahkum eder hayat seni.
Çayın yanında ekmek, beyaz peynir iyi gider. İkisi de taze, doğal. Burada tüm hayat fazlasıyla doğal. İstanbul’daysa doğal hayat yeni keşfedilen bir moda. Ekmek dilimlerini tavada ısıtıyorsun. Hepsini bir tepsiye dizip içeri geçiyorsun.
Sen mutfaktayken kar başlamış. İstanbul’da hâlâ kar yağmamış. “Buraya gelsene, kartopu oynayalım.”
“Sağlık ocağında iğne yapan, serum takan Semra Hemşire, sokakta nişanlısıyla kartopu oynuyor. Tuhaf olmaz mı?”
“Hemşireler kartopu oynamaz mı?”
“İstanbul’da oynar.”
“Bingöl’de de oynar.”
Soğuktur buraların insanı, bir o kadar da sıcak. Hem tepki verir hem de kabullenir. Sana güvendiyse yaptığın her şeyi de hiç düşünmeden onaylar. Hayat tam bir çelişki, her yaşananda açıklanamayan bir tezat.
Telefon çalıyor. Yeni atanan doktor. Sağlık ocağına çağıracak. Yoksa aramaz. Gerekirse konuşuyor, gerektiği kadar cümle kuruyor. Kimseyle yakınlaşmak istemiyor. Belki de buradaki hayatının geçici olduğunu anlatmak istiyor. En çok da kendisine hatırlatıyor, dikkatle altını çiziyor.
Ateşli bir çocukla hamile bir kadın varmış sağlık ocağında. Buralarda en sık rastlanan, sıradan vakalar. Doğum da ölüm de itirazsız kabul ediliyor. Allah veriyor, Allah alıyor. Her şey Allah’tan biliniyor, öyle olunca da kabullenmek, kabul ettirmek daha doğrusu kolay oluyor. Kar Allah’tan, yoksulluk Allah’tan, hastalık Allah’tan. Ne zaman ki Allah’ın zenginlik, neşe ve sağlık da verebildiği fark ediliyor ya da fark ettiriliyor; fısıltılar, homurdanmalar, çığlıklar yükseliyor. Üç yüz kilometre ötede hayat, çok daha renkli ve keyifli yaşanıyor, buna da sadece kader deniliyor. İşine gelirse.
Kahvaltı tepsini aceleyle mutfağa götürüyorsun. Anneannen mutfağını hep temiz ve düzenli bırakırdı. İnsanların, onu yanlış tanımasından korkardı. “Düşünsene kızım, ölsem bir gece aniden. O akşam da mutfağı toplamamış olsam… Neler söylerler arkamdan kim bilir?” Sen öldükten sonra ne dediklerinden haberin olmayacak ki canım benim. Ne söylerlerse söylesinler. Yanlış tanımak istiyorlarsa seni, bulaşıkları yıkamak hiçbir işe yaramıyor. Bulaşıklarda bulamadıkları lekeyi, yanlarından ayırmadıkları bohçalarından çıkarıp kendi elleriyle tertemiz olan alnına sürüyorlar.
Sen de sevmezsin, geride kirli, dağınık, karışık şeyler bırakmayı ama bilirsin ki bazen derlenmek için iyice dağılmak, dağıtmak da gerekebilir. İnsanların ne dediğinden çok, senin ne düşündüğün ve ne yaptığın önemlidir. Hayat beklemiyor ama bulaşıklar bekleyebilir.
Kar iyice şiddetlendi, tipiye döndü. Göz gözü görmüyor. Göz, görmek istemeyince gökyüzü pırıl pırılken de kör oluyor. Aceleyle giyiniyorsun. Telefon tekrar çalıyor…