“Henüz hiçbir şey yokken, yalnızca o vardı.
Ne bir varlık yaratılmıştı, ne de bir ses duyulmuştu. Sadece su vardı.
Her yer, sınırları olmayan bir biçimde suyla kaplıydı.
Engin, derin ve devasa… Mutlak hiçliğin üzerini örtüyordu.”
Evrendoğum anlatılarının çoğu böyle başlar.
Hint mitolojisinden Mezopotamya’ya, Yunan düşüncesinden Çin kozmogonisine; Altay halklarından İskandinav mitoslarına, Antik Avrupa’dan İbrahimi dinlere kadar uzanan geniş bir kültürel yelpazede, aynı kolektif bilinç bu sahneyi tekrar eder. İnsanoğlunun zihinsel arka planında, her şeyin öncesinde yalnızca “su” yer alır.
Kültürden kültüre ilk hareketin biçimi değişse de, yokluğu kuşatan suyun niteliği değişmez. Uçsuz bucaksız, yaratılışın tüm potansiyel kodlarını içinde taşıyan bir cevher gibi düşünülür. Varlık, bu suyun içindeki imkânların bir yaratıcı irade tarafından harekete geçirilmesiyle doğar.
Ve bu hareket, düşünceyle başlar.
Yaratıcı, yaratmak istediği şeyi önce tahayyül eder; bu düşünce suyu dalgalandırır. Böylece görünmeyen, görünür hâle gelir. Bazı anlatılarda bu ilk titreşimi “söz” başlatır, bazılarında “niyet” ya da “irade”.
Her durumda yaratım, düşüncenin, hayalin ve istemenin suyu harekete geçirmesiyle başlar.
Modern bilimde dahi benzer bir yaklaşım yankılanır. Kuantum fiziği, evreni sayısız potansiyeli içinde barındıran bir “kozmik çorba” olarak tanımlar. Canlı ve cansız her şey, bu görünmez ihtimaller denizinden doğar.
Mitoloji, kutsal metinler ve kuantum fiziği… Her biri farklı bir dille konuşsa da evrenin mahiyetine dair benzer sezgileri dile getiriyor olabilir.
Ya da belki hepsi, aynı varoluşsal sorunun farklı zihinlerdeki yansımalarıdır.
Belki hiçbirinin kesinliği yoktur. Ama yine de bu ortak hafıza, bu tekrar eden su imgesi, dikkate değerdir.
Çünkü mesele, susuz yaşanamayacağını ya da besinin su olmadan var olamayacağını bilmekten ibaret değildir.
Belki de asıl mesele, suyu yalnızca dışsal bir gereksinim olarak değil, içimizden gelen bir çağrı gibi duymamızdır.
Sanki onu sonradan öğrenmemişizdir de, öteden beri içimizdeymiş gibidir.
Bizi ona çeken şey, belki de ondan yapılmış olmamızdır.
Bu bilgi, ne gözlemle sabit ne de akılla türetilmiş bir yargıdır; ama sezgiyle fark edilen, adını koymadan içinde taşıdığın bir ilk bilgi olabilir.
Bir tür varoluşsal hafıza.
Ve belki de, en çok ihtiyaç duyduğumuz şeyin su olması, yalnızca biyolojik bir zorunluluk değil; yaratılışın ezelden beri aynı unsurla başlamış olmasının yankısıdır.