Yeni, Yepyeni Bir Yıl

Yeni, Yepyeni Bir Yıl

Az evvel hararetle yanan şöminedeki ateş idare fitilinin kısıldığı gibi hızını yitirdi yüzüme vuran alevlerin aydınlığı bir gölge gibi yok oldu ve az sonra da söndü.  ateşe dalmadan önce şöminenin karşısındaki koltuğa oturduğumu hatırlıyorum.  yeni yılda yapacaklarımı planlıyordum dalmışım öyle. Bilincim yavaş yavaş yerine geliyor… ve evet dünyadayım. Kalkıp şömineye birkaç odun daha attım.

Dışarıdan gelen seslere kulak verdim ve pencereye koştum. Gökyüzü rengarenk bir ışık demetine dönmüştü. Yeni bir yıl daha olduğumu fark ettim. Yepyeni bir yıl, geçen yıldan daha yeni. “Bir yıl daha yaşlandık ha!” diye hayıflanma zamanı değil. “Bir güzel yıl daha; içinde umudun, yeni yerler gezme yeni şeyler keşfetme fırsatının olduğu, başka kitaplar okuma başka filmler izleme  imkanının olduğu yeni bir yıl” deme vakti.

İyisiyle kötüsüyle bir yılı daha geride bıraktık. Geride bıraktığımız yılın bir güzel muhasebesini yaptık, güzel şeyler hep hatırlanmak üzere anılarımız arasına girdi, kötü şeyleri de anmanın hiç gereği yok şimdi. Hatırlamak güzel şey; anmak eski bir şarkıyı; bir meyve bahçesinde içilen şarabı; hiç akıldan çıkmayacak bir dost meclisini, yazın gidilen o meyve bahçelerini; sonbaharda ıslanılan o çisemsi yağmuru… Hatırlanmalı da! İnsan dünyada hatırladığı müddetçe yaşar.

2019’u gönderdik zamanın dehlizine. 2019’un en güzel haberi elbette Haluk Bilginer’in Şahsiyet dizisindeki rolü ile Emmy Ödülü’nü ülkemize getirmesiydi. Ülkece sevince gark olduk; yediden yetmişe herkes için güzel bir yıl olmasına vesile oldu bu ödül. Ödül ona öyle yakıştı ki başkasına verilmesi haksızlık olurdu.

Parmağını sürsen elmaya, rengini anlarsın

Gözünle görsen elmayı, sesini duyarsın

Onu işitsen, yuvarlağı sende kalır

Her başlangıçta yeni bir anlam vardır. (e.cansever-umut)

Genco Erkal’ın 60. sanat yılını kutladık, Dostlar Tiyatrosu’nun da 50. kuruluş yıldönümünü. 9. Uluslararası Suç ve Ceza    Film Festivalinde  “Altın Terazi En İyi Film” ödülünü “Batmadan” filmi aldı. Cumhurbaşkanlığı Necip Fazıl ödüllerinde müzik kategorisinde MFÖ grubu ödül aldı.

2019 bize veda ederken bir güzel jest yaptı bu da hiç şüphesiz Türkiye’nin kendi üretimi olan milli otomobil idi. Devrim arabasının mühendislerini de anarak emeği geçen herkese teşekkürler.

 2019 giderken bizden karikatürit ve çizgi film yönetmeni Tonguç Yaşar’ı da aldı. Rahat uyu büyük usta.

Nedensiz bir çocuk ağlaması bile

Çok sonraki bir gülüşün başlangıcıdır. (e.cansever-umut)

Evet 2019 geçti önümüzde artık 2020 var. Yeni ve güzel bir başlagıç olması dileğiyle.

Bütün iyi kitapların sonunda

Bütün gündüzlerin, bütün gecelerin sonunda

Meltemi senden esen

Soluğu sende olan

Yeni bir başlangıç vardır (e.cansever-umut)

Leyla ve Hatıralar

Leyla ve Hatıralar

Eski eşyaların saklandığı tavan odasına çıktığımda hatıralar yakasını bırakmaz insanın.Şairin dediği gibi :

Köşe başını tutan leylâk kokusu

Yakamı bırak da gideyim.

Ama gidilmez,her eşyanın bir hikayesi, bir kokusu, acı-tatlı bir hatırası vardır çünkü.Artık tedavülden kalktığında, bir işlevi olmadığında buruşturulup atılan eşyalar, eski radyolar, plak-çalarlar, ayakkabılar, artık giymediğimiz elbiseler, kullanmadığımız gaz lambası, eski usul benzinli çakmaklar, kömürle çalışan ütü…ve bilumum araç-gereçler…Biz zannederiz ki bütün bu eşyalar zamana yenilmiş olmanın burukluğuyla bir köşeye atılınca yok olup giderler.Hayır öyle değil aksine o eşyalar canlı birer varlık gibi hala o eski hatıraların içinde vardır.Siz uyurken gelip baş ucunuzda bekler, evin bütün odalarında dolaşır, açık musluklukları kapatır, yanan lambaları söndürür ve açılan üstünüzü örterler.Çünkü her güzel şey gebi hatıra olmuşlardır onlar da…yaşayan hatıralar.Hepsinin kokusunu duyarsınız dikkatle havayı koklarsanız.Üzerlerindeki tozları biraz üflediğinizde hepsi canlanır ve eşya ile olan anılarınız bir film şeridi gibi gözünüzün önünden geçerler.

İşte şurada dedemle beraber ajansları takip ettiğimiz, türkü dinlediğimiz radyo; babaannemin çeyiz sandığı; babamın definecilik zamanlarından kalma bir avuç bakır para…Annemin ayaklı Sınger dikiş makinesi eliktrikli makinelerin çıktığı günden bu yana mahzun bir köşede duruyor öylece.

Dayımın Almanya’dan getirdiği çift kaset çalarlı teybi görünce Leylâ geldi aklıma.Leylâ işte; her hikayenin her hatıranın olmazsa olmazı Leylâ.Arap dilinde gece anlamına gelen Leylâ.Kays’ın uğruna çöllere düştüğü, ceylanlarla dost olduğu, mistik bir aşk hikayesinin güzel tanrıçası.Bu benim aklıma düşen Leylâ da böyle esrarengiz biriydi.Leylâ’yı ilk ne zaman tanıdım, çocuk muhayyilemin arasında bunu bilmem çok zor hele yirmi yıl sonra bugün bunu düşünmenin mutluluğu arasında bunun pek bir önemi yok.

Leylâ ela gözlü bir çöl ahusu…

Leylâ, o zamanlar yirmisinde genç bir kızdı.TRT2′ deki – o bir türlü anlam veremediğim- sanat filmlerini izliyor, yağmur yağarken uzaklara bakıyordu.Üzerinde gül resmi olan pembe renkli kilitli bir defteri vardı.Ah kaç kez Leyla ablanın o defterinin kilidini kırıp içindekileri okumak istedim..Boyu bir servininki kadar uzun, saçları adı gibi simsiyah – daha sonra bahtım gibi simsiyah diyecektim- sırma gibi upuzundu.Yürüdüğü zaman mermer bir Aphrodit heykelinin yürüdüğünü hissederdim.Adımını atığı her yerde sanki güller menekşeler açalardı.

Leyla derslerime yardımcı olmak için bize gelirdi.Her gün gelsin diye dua ederdim galiba çocuk olduğum için dualarım kabul oluyordu.Leyla her gün gelir, kitabın sayfasını açar saçlarını bir tarafa attığında misk kokuları etrafa yayılırdı.Ben bu misk kokularının verdiği sarhoşluk ile bambaşka bir dünyanın içinde hayallere dalardım.Yine daldın yaramaz çocuk der sonra dünyanın en güzel gülüşü belirirdi yüzünde.Şuan karşımda duran teybin üstündeki örtüyü Leylâ örmüştü.

Kulak kabarttığım bütün dedikodularda hep onun ismi geçerdi.Sanki bütün mahalle birlik olmuş Leylâ’yı çekiştiriyordu.Çiçek desenli kısa eteğinden makyajından şuh gülüşünden söz edip duruyorlardı.Herkes bir nevi ahlak bekçiliğine soyunmuş, yargılayıp asıyordu Leylâa’yı.Ne istiyorlardı ondan bir türlü anlamıyordum.En çok da Leylâ’nın annesi yayıyordu bu dedikoduları.Annemle konuşmalarından anımsıyorum.Annem de Leylâ’nın annesi de içten içe kıskanıyor çekemiyorlardı onu.

Leylâ’nın neden evlenmediği hep merak konusu olmuştu.Annesine göre bir artiste gönül verdiği içinmiş.Dayısının oğlu ile nişanını da bu sebeple atmış.Kızı kendi halene bırakmayacaksın dediğini duyuyorum annemin; ya davulcuya kaçar ya zurnacıya. Leylâ çok geziyormuş annesine göre.Kesin biri ile buluşuyor bu kız, yoksa bu kadar saat nereye gidiyor diye ekliyor annem.Yoksa o artist oğlana gidiyor olmasın? diye soruyor annem.Peşine birini takmalı, abisine bir yol söyleyeyim diyor annesi.

Peşine kimseyi takmanıza gerek yok diyorum içimden.Evet gerek yoktu çünkü ben takip ettim onu.İçimde yer eden adeta beni ateş gibi yakan bu merak duygusu öyle şiddetliydi ki Leylâ acaba nereye gidiyor diye iki kere takip etmiştim onu.Korkacak bir şey yoktu.Leyla sinemaya gidiyor, denizi seyredip geliyordu.Başka türlü olsa oracıkta yığılır kalırdım.Benim leylam böyle şey yapmaz beni aldatamazdı yoksa ölürdüm.Leyla benim yaşama sebebimdi.

Leylâ eğer ev işi yapmıyor, oya,dantel örmüyorsa balkona çıkıyor düşünceli bir şekilde hiçbir şey yapmadan,sanki bu dünyada değil de başka bir alemdeymiş gibi balkonun demirlerine tutunup başı önde bekliyordu.Son zamanlarda daha bir düşünceli olmuştu.Sebebini yine annemden öğreniyorum.Leylalar taşınıyorlar dedi annem.D

ayısının oğlu ile yeniden evleneceklermiş.Yarın mahalleden ayrılıyorlar..Annem sanki benden ve Leyla’dan intikam alırcasına söylüyordu bunları.Kelimeler zehir gibi çıktı ağzından ben ne yapacağımı ne söyleyeceğimi bilmeden kalakaldım öylece.Demek Leyla da beni bırakıyor.Demek bana attığı o gülücükler birer yalanmış.Demek beni hiç sevmemiş.

Bir çocuk yağmurun yağma zamanını bilir, özlemeyi öğrenirmiş.O yıl bıçak kesmiş gibi kırmızı kiremitli çatılardan, elektrik tellerinden ve beni okula yollayan o toprak yoldan usanıp giden sığırcık kuşlarını özlediğim kadar özlüyorum şimdi onu.

Leyla ve Hatıralar isimli öykümüzü okuduğunuz için teşekkür ederiz.

Leyla ve Hatıralar

Medeniyet Yanılsaması

Medeniyet Yanılsaması

Bir zamanlar olduğumuz yere dönmeliyiz. Sadece tabiata bak, hayatın ne kadar basit olduğunu göreceksin.

Tarkovsky, Nostalgia (1983)

MEDENİYET YANILSAMASI

İnsanlık için gerçek, tabii çıkarların ne olacağının açıklanması;bunların sağlanmasıyla herkesin iyileşip asilleşeceği; medeniyetin ve bilimum ideolojilerin, insanı daha ölçülü daha müreffeh kılacağı varsayımı çökeli epey zaman oluyor. Yirminci asrın iki büyük savaşı, ekonomik buhranlar,sosyal çalkantılar ve teknolojik gelişmeler bunu ispatladı.Bütün bu olayları acı bir tecrübeyle yaşamamıza rağmen, bunlardan ders çıkarıp geleceğe bakmak yerine hala yerimizde sayıyoruz.Neyi kaybettiğimizi bilmiyoruz, dahası neyi kaybettiğimizin farkında değiliz. İnsanoğlunun trajedisi de burada başlıyor.”Akıl” en değerli vasıf ve her şeyin üstündedir. Fakat insanoğlunun yapıp ettiklerine bakarsanız akıldan zerre eser yoktur.

“Medeniyetin insanda duygu çeşitlerini artırmaktan başka bir işe yaradığı yok. Duyguların çeşitlenmesiyle insan işi kan dökmekten zevk almaya kadar vardırabiliyor. Cinayetlerde en usta incelikler gösterenlerin en medeni insanlar olduğuna dikkat ettiniz mi hiç? İnsan eskiden hak uğruna kan döker, bunun için önüne geleni temizlerdi. Zamanımızdaysa kan dökmeyi iğrenç bulduğumuz halde bu iğrençlikten kendimizi alamıyoruz…hem de eskisinden daha çok.”

Arkaik dönemden günümüze gelene kadar tarihin birçok döneminde savaşlar, kıyımlar oldu. Modern insan ise bunları bitirmek için ürettiği çareler yüzünden topyekun bütün bir insanlığı zehirledi. İnsana rağmen insanlığı kurtarmak…aman ne yüce bir amaç, bizi bu incelikler öldürdü. Salt bir aklın, hislerden yoksun zekanın büyüsüne kapılanlar dünyayı kurtarmak için kolları sıvadı.Hep daha iyiye,daha yüce olana ulaşacağını düşleyen ideolojiler ve ekonomik sistemler daha çok acıya, daha çok sömürüye yol açmaktan başka bir işe yaramadı. Başka insanların kanı üzerinde bir anıt gibi yükselen medeniyet.Medeniyetin getirdiği yıkım, iddiası gibi çok büyük oldu.

Bütün ideolojik ve ekonomik sistemler için,insanlık dev bir makineden ibaretti. İnsan bir deney faresidir ve yüce amaçlar uğruna her tür zehir üzerinde denenebilir. Halbuki insan toprak ve çamurdandı ve bir ruhu vardı.Ama acelesi vardı herkesin. Ufukta “Büyük İnsanlık İdeali” çıplak yalın bir vaziyette bekliyor. Ona ilk ulaşana her şeyini verecekti ve herkes insanlığı kurtarma yarışında birinci olmak için birbirini ezip geçiyor, deli gibi koşuyordu menzile ulaşıp o nazenin sevgiliyi kollarına almak için.Bu hengamede esas insanın sesi duyulmuyordu hiç, oysa insanın üzerinden atlayıp geçmişlerdi,bir dursalar, bir durabilseler arkalarında insanı göreceklerdi. Bir zamanlar oldukları yerde.

Medeniyet Yanılsaması adlı yazımızı okuduğunuz için teşekkür ederiz.