Leyla ve Hatıralar

Leyla ve Hatıralar

Eski eşyaların saklandığı tavan odasına çıktığımda hatıralar yakasını bırakmaz insanın.Şairin dediği gibi :

Köşe başını tutan leylâk kokusu

Yakamı bırak da gideyim.

Ama gidilmez,her eşyanın bir hikayesi, bir kokusu, acı-tatlı bir hatırası vardır çünkü.Artık tedavülden kalktığında, bir işlevi olmadığında buruşturulup atılan eşyalar, eski radyolar, plak-çalarlar, ayakkabılar, artık giymediğimiz elbiseler, kullanmadığımız gaz lambası, eski usul benzinli çakmaklar, kömürle çalışan ütü…ve bilumum araç-gereçler…Biz zannederiz ki bütün bu eşyalar zamana yenilmiş olmanın burukluğuyla bir köşeye atılınca yok olup giderler.Hayır öyle değil aksine o eşyalar canlı birer varlık gibi hala o eski hatıraların içinde vardır.Siz uyurken gelip baş ucunuzda bekler, evin bütün odalarında dolaşır, açık musluklukları kapatır, yanan lambaları söndürür ve açılan üstünüzü örterler.Çünkü her güzel şey gebi hatıra olmuşlardır onlar da…yaşayan hatıralar.Hepsinin kokusunu duyarsınız dikkatle havayı koklarsanız.Üzerlerindeki tozları biraz üflediğinizde hepsi canlanır ve eşya ile olan anılarınız bir film şeridi gibi gözünüzün önünden geçerler.

İşte şurada dedemle beraber ajansları takip ettiğimiz, türkü dinlediğimiz radyo; babaannemin çeyiz sandığı; babamın definecilik zamanlarından kalma bir avuç bakır para…Annemin ayaklı Sınger dikiş makinesi eliktrikli makinelerin çıktığı günden bu yana mahzun bir köşede duruyor öylece.

Dayımın Almanya’dan getirdiği çift kaset çalarlı teybi görünce Leylâ geldi aklıma.Leylâ işte; her hikayenin her hatıranın olmazsa olmazı Leylâ.Arap dilinde gece anlamına gelen Leylâ.Kays’ın uğruna çöllere düştüğü, ceylanlarla dost olduğu, mistik bir aşk hikayesinin güzel tanrıçası.Bu benim aklıma düşen Leylâ da böyle esrarengiz biriydi.Leylâ’yı ilk ne zaman tanıdım, çocuk muhayyilemin arasında bunu bilmem çok zor hele yirmi yıl sonra bugün bunu düşünmenin mutluluğu arasında bunun pek bir önemi yok.

Leylâ ela gözlü bir çöl ahusu…

Leylâ, o zamanlar yirmisinde genç bir kızdı.TRT2′ deki – o bir türlü anlam veremediğim- sanat filmlerini izliyor, yağmur yağarken uzaklara bakıyordu.Üzerinde gül resmi olan pembe renkli kilitli bir defteri vardı.Ah kaç kez Leyla ablanın o defterinin kilidini kırıp içindekileri okumak istedim..Boyu bir servininki kadar uzun, saçları adı gibi simsiyah – daha sonra bahtım gibi simsiyah diyecektim- sırma gibi upuzundu.Yürüdüğü zaman mermer bir Aphrodit heykelinin yürüdüğünü hissederdim.Adımını atığı her yerde sanki güller menekşeler açalardı.

Leyla derslerime yardımcı olmak için bize gelirdi.Her gün gelsin diye dua ederdim galiba çocuk olduğum için dualarım kabul oluyordu.Leyla her gün gelir, kitabın sayfasını açar saçlarını bir tarafa attığında misk kokuları etrafa yayılırdı.Ben bu misk kokularının verdiği sarhoşluk ile bambaşka bir dünyanın içinde hayallere dalardım.Yine daldın yaramaz çocuk der sonra dünyanın en güzel gülüşü belirirdi yüzünde.Şuan karşımda duran teybin üstündeki örtüyü Leylâ örmüştü.

Kulak kabarttığım bütün dedikodularda hep onun ismi geçerdi.Sanki bütün mahalle birlik olmuş Leylâ’yı çekiştiriyordu.Çiçek desenli kısa eteğinden makyajından şuh gülüşünden söz edip duruyorlardı.Herkes bir nevi ahlak bekçiliğine soyunmuş, yargılayıp asıyordu Leylâa’yı.Ne istiyorlardı ondan bir türlü anlamıyordum.En çok da Leylâ’nın annesi yayıyordu bu dedikoduları.Annemle konuşmalarından anımsıyorum.Annem de Leylâ’nın annesi de içten içe kıskanıyor çekemiyorlardı onu.

Leylâ’nın neden evlenmediği hep merak konusu olmuştu.Annesine göre bir artiste gönül verdiği içinmiş.Dayısının oğlu ile nişanını da bu sebeple atmış.Kızı kendi halene bırakmayacaksın dediğini duyuyorum annemin; ya davulcuya kaçar ya zurnacıya. Leylâ çok geziyormuş annesine göre.Kesin biri ile buluşuyor bu kız, yoksa bu kadar saat nereye gidiyor diye ekliyor annem.Yoksa o artist oğlana gidiyor olmasın? diye soruyor annem.Peşine birini takmalı, abisine bir yol söyleyeyim diyor annesi.

Peşine kimseyi takmanıza gerek yok diyorum içimden.Evet gerek yoktu çünkü ben takip ettim onu.İçimde yer eden adeta beni ateş gibi yakan bu merak duygusu öyle şiddetliydi ki Leylâ acaba nereye gidiyor diye iki kere takip etmiştim onu.Korkacak bir şey yoktu.Leyla sinemaya gidiyor, denizi seyredip geliyordu.Başka türlü olsa oracıkta yığılır kalırdım.Benim leylam böyle şey yapmaz beni aldatamazdı yoksa ölürdüm.Leyla benim yaşama sebebimdi.

Leylâ eğer ev işi yapmıyor, oya,dantel örmüyorsa balkona çıkıyor düşünceli bir şekilde hiçbir şey yapmadan,sanki bu dünyada değil de başka bir alemdeymiş gibi balkonun demirlerine tutunup başı önde bekliyordu.Son zamanlarda daha bir düşünceli olmuştu.Sebebini yine annemden öğreniyorum.Leylalar taşınıyorlar dedi annem.D

ayısının oğlu ile yeniden evleneceklermiş.Yarın mahalleden ayrılıyorlar..Annem sanki benden ve Leyla’dan intikam alırcasına söylüyordu bunları.Kelimeler zehir gibi çıktı ağzından ben ne yapacağımı ne söyleyeceğimi bilmeden kalakaldım öylece.Demek Leyla da beni bırakıyor.Demek bana attığı o gülücükler birer yalanmış.Demek beni hiç sevmemiş.

Bir çocuk yağmurun yağma zamanını bilir, özlemeyi öğrenirmiş.O yıl bıçak kesmiş gibi kırmızı kiremitli çatılardan, elektrik tellerinden ve beni okula yollayan o toprak yoldan usanıp giden sığırcık kuşlarını özlediğim kadar özlüyorum şimdi onu.

Leyla ve Hatıralar isimli öykümüzü okuduğunuz için teşekkür ederiz.

Leyla ve Hatıralar

Yayımlayan

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir