Hayat Bir Çelişkiler Yumağı | Final

Kar iyice şiddetlendi, tipiye döndü. Göz gözü görmüyor. Göz, görmek istemeyince gökyüzü pırıl pırılken de kör oluyor. Aceleyle giyiniyorsun. Telefon tekrar çalıyor. Doktor Samet, acele etmeni isteyecek diye telaşlanıyorsun. Neyi ne zaman yapman gerektiğini biliyorsan sana hatırlatılmasından hoşlanmıyorsun. “Kapıdayım, hemen çıkıyorum doktor bey.” “Nereye çıkıyorsun, hasta mı var?” Emre’nin sesini duyunca ister istemez gülümsüyorsun, yumuşacık oluyorsun, tüy gibi hafifliyorsun.

Bir an için Bingöl, kar yağışı, hamile kadın, ateşlenen çocuk, Doktor Samet kayboluyor, uzaklaşıyor, siliniyor. Sen, Emre ve elindeki telefondan başka, koca evrende hiçbir şey kalmıyor. “Evet canım. Bingöl’de başka ne için dışarı çıkabilirim ki?” “Kartopu oynamaya…”  “Sağlık ocağında iğne yapan Semra Hemşire, sokakta kartopu oynuyor. Tuhaf olmaz mı?”  Emre o kalın sesiyle içten bir kahkaha atıyor. Mutlu bir haber vermeye hazır sesiyle sıcacık, kocaman bir kahkaha. “Hemşireler kartopu oynamaz mı?” Şimdi de sen gülüyorsun. “Seni çok seviyorum.” Düşünmeden, hesaplamadan, kurgulamadan kurulduğunda çok anlamlı olan kısacık bir cümle. “Ben de biriciğim. Çok özledim seni.” Sözcükler insanın  boğazında düğümlenebiliyormuş işte. Bu deyim değil, gerçeğin ta kendisi. “Ben de seni özledim. Çok özledim.” Sanki yanında. Gözlerine bakıyor sıcacık, ellerini tutuyor. Uzanıp öpecek sanki dudaklarından. “Sen hastayı kurtar, konuşuruz yine.” Kurtarabilsem keşke. Baktığım, gördüğüm, dokunduğum herkesi iyileştirebilsem, değiştirebilsem. 

Bingöl, kar yağışı, hamile kadın, ateşlenen çocuk, Doktor Samet geri geliyor ya da sen onların olduğu dünyaya dönüveriyorsun.  Emre hâlâ seninle, o hep seninle. Gece uzun olacak. Bingöl’ün nüfusu bir artacak. İki yüz altmış iki bin iki yüz altmış dördüncü Bingöllü. Diğerleri gibi doğulu, diğerleri kadar mutlu, belki diğerlerinden çok daha umut dolu. Dünya dönüyor hiç durmadan. Her şey sürekli değişiyor, bazı şeyler daima aynı kalıyor. Sobayı kontrol ediyorsun çıkmadan. Dört yüz doksan iki gündür yaşadığın odaya hem tanıdık hem yabancı gözlerle bakıyorsun. Burada olmayı seviyorsun,İstanbul’u özlüyorsun. Küçük Havin’e üzülüyorsun, Emre’yi hatırlayınca mutlu oluyorsun. Kar yağışı seni çocuklaştırıyor, insanların çaresizliğiyle yaşlanıyorsun. Yanlış olduğunu bildiğin, düzeltmek istediğin alışılmışlıklara baş kaldırıyorsun. Sonsuza kadar hiç değişmeden öylece kalmasını istediğin sahipliklerin önünde saygıyla eğiliyorsun. Hem umut dolu, hem karamsar; hem kabullenmiş, hem isyankâr; hem uzak, hem çok yakın; hem muhalif,  hem taraftar. Her duyguyu yerli yerinde, dibine kadar.

Ağzını, burnunu iyice kapatıyorsun. Hava soğuk ama sen üşümüyorsun. Bazılarının gülmeye hakkı yok, sen kahkaha atıyorsun. Sen hayatlarından geçip gideceksin. Onların gölgesi ise senin hayatına düşecek daimi olarak, biliyorsun. Sana minnetle bakan gözlerine sen, anlayarak bakıyorsun. Sahip olduklarına daha bir sıkı sarılıyorsun, kaybedilenleri gördükçe. Onlar ve sen ortadan kalkıyor zamanla, biz oluyorsun. Biz demeyi daha çok seviyorsun. Bir oluyor, farkları görmüyorsun. İnsan doğarken benziyor en çok birbirine, bir de öldüğünde. Birkaç saat sonra küçücük bir bebek, senin kollarında hayata merhaba diyecek. Başlangıcına şahit olduğun hayatını kendine uygun görüldüğü biçimde sürdürecek. Belki de kendine verilenlerle yetinmeyecek, daha fazlasını isteyecek.

Buraların soğuğu da farklı. Soğuk, ama üşütmüyor. Üşümediğini sanıyorsun, kanını donduruyor, içine işliyor. Çelişki yaşamın her anında, her yerinde. Bir karanlık, bir aydınlık; geceyle gündüz peşpeşe, ayrılmıyor. Tezat hayatın ta kendisi. Dengeyi kuramıyorsun ama asla da kaybetmiyorsun. Unutmak istiyorsun, aklından çıkaramıyorsun. Hatırlarım diyorsun, unutup gidiyorsun. Yaşayamam diyorsun ama ölmüyorsun. Alıştıklarından vazgeçiyor, alışamam dediklerinden kopamıyorsun. Hem uzaksın hem de çok yakın. Görüyor, duyuyor, yaşıyor, susuyor, karşı çıkıyor ama inatla ve kararlı durmak istediğin  yerde duruyor, vazgeçmiyorsun. Dışındaymış gibi davransan da zaman zaman, aslında hayatın tam ortasında duruyorsun. Tıpkı bir ağaç gibi. Sakin, dingin, olgun, teslim olmuş bir bilge. Her şeyi görmüş ve yaşamış olanların hiçbir şeyi önemsemeyen huzurlu akışı içinde…