Hayatının önemli bir bölümünü araştırma yapmaya vakfettiğinin herkes tarafından bilinmesi ve sahip olduğu bilimsel birikimin takdir edilmesi gerektiğine inanan orta yaşlı akademisyen, dinleyicilerin birbirinden oldukça farklı gibi görünen ama aslında tepki oldukları için hepsi de aynı kategoride değerlendirilebilecek olan tepkisel ifadeleriyle ilgilenmiyor gibiydi.
Farklı iletişim yöntemlerinden bahsetmesine rağmen, kimsenin önemsemediği ve pek de fark etmediği, okunması oldukça kolay olan tavırlarıyla bu konuya kendi özel hayatında bir türlü hâkim olamadığı hissini uyandırıyordu. Sanki bu salondan çıktıktan sonra iletişimle ilgili aktardığı her cümle hafızasından silinecek, yolda yürürken göz göze gelmekten kaçındığı için ayağına bastığı yeşil ayakkabılı kadından özür dilemeyi bile beceremeyecekti.
Gözlerini yerden on santimden fazla yukarı kaldıramadığı için de, aklında kadınla ilgili olarak sadece ayağındaki yeşil ayakkabılar kalacaktı. Sahibi olmayan, yeşil deriden yapılmış bir çift yüksek topuklu ayakkabı.
Toplantı salonunun ona olduğundan da büyük gelen sahnesinde, elinde mikrofon bir sağa bir sola yürürken kendinden ve içinde bulunduğu konumdan gurur duyuyor gibiydi. Elindeki kâğıt mendille iki dakikada bir alnında biriken ter damlalarını siliyor, gözünden kaymayan gözlüklerini üç dakikada bir yukarı doğru itiyordu.
Kendisine seminer için ayrılan süre bir saat kırk beş dakikaydı ama bıraksalar bir o kadar daha elinden mikrofonu bırakmaz, konuşmasına istekle devam edebilirdi. Sadece sahnede canlanan, seminer sona erdiğinde bir dahaki seminere kadar donup kalacak bir vitrin mankeni gibiydi. Semineri dinleyenlerin doçente gereksinimi olması gerekirken, doçentin var olmasını tek koşulu, karşısında kendi istekleri dışında oturan işyeri sakinleriydi.
Telefon aynı romanlardaki gibi acı acı çalınca daldığı düşüncelerden ayrılmak zorunda kaldı. Demek ki insan telefonla konuşmak istemediği zaman, telefon acı acı, hatta hain hain çalabiliyordu. Oturduğu yerde kıpırdamadan duruyor, endişeli gözlerle telefonun çalmaktan vazgeçmesini umut ederek sadece bekliyordu. Telefon onun endişesini anlamış gibi, ona asır gibi gelen bir yirmi saniyenin ardından sustu.
Leyla’nın gözlerindeki endişe, telefonun onu kandırmış olmasından korkarak bir yirmi saniye daha bulunduğu yeri terk etmedi, onunla birlikte beklemeye devam etti. Halkla ilişkiler eğitimi alarak halkla ilişkiler uzmanı olmuş, doğduğundan beri İstanbul gibi gürültülü ve sosyal bir şehirde kalabalık bir ailenin en küçük ve şımartılması kaçınılmaz olan kızı olarak yaşamış, şehrin en iyi özel okullarında okumuş, ilk bakışta dikkat çekecek kadar güzel bir kadın olan Leyla, telefon ahizesini eline alıp “alo” demekten bile korkuyordu.
Zihninde ondan izinsiz dolaşan bu düşünceyi, kafasından dışarı atmak ister gibi şiddetle başını salladı. Bildiği, inkâr etmesi mümkün olmayan gerçekleri yok saymak, gerçekleşmeyecek hayalleri gerçekmiş gibi yaşamak onun en eski ve vazgeçilmez oyunlarından biriydi.
Elinde unuttuğu kahve fincanına gözü takıldı. Fincan tabağını fincanın üstüne koyup şöyle bir salladı ve ters çevirerek sehpaya bıraktı. Kahve falına inanmazdı, belki de inanırdı; emin değildi. Belki inandığı için her defasında kapatırdı fincanını, belki de inanmak istediği için. Belki de sadece vazgeçemediği alışkanlıklarından biri olduğu için.
“Ben seni arayamam.” diyordu radyoda Yüksek Sadakat’in solisti. Neden arayamıyordu, o da mı korkuyordu? Korkunun ecele bir faydası yok derlerdi atalarımız ama onların da bilmediği bir şey vardı işte: Faydası yoktu evet, yararı da yoktu; korku zaten ecelin ta kendisiydi.
Ya kızarsa, ya anlamazsa, ya alay ederse, ya dinlemezse… O da arayamıyordu, dahası aranmak da istemiyordu. Evinin güvenli yalnızlığında, insanlardan başarabildiğince uzak yaşamayı tercih ediyordu. Kalabalıkları özlüyordu; konuşmak, gülmek istiyordu; özlemiyor, istemiyor gibi yapıyordu.
Başarılı olamayacağı bir hamleyi yapmamayı tercih ediyordu. Tek kişilik hayatından son derece memnun, kariyer sahibi, başarılı ve güçlü kadın rolünü çok başarılı bir biçimde yıllardır hiç usanmadan oynuyordu.
Konuşmamak da bir iletişim biçimidir, demişti bugün dinlediği akademisyen onun gözlerinin içine bakarak. Tanıyor muydu yoksa onu? Daha önce herhangi bir yerde karşılaşmışlar da onun ne kadar yalnız ve insanlara uzak olduğunu engin tecrübesiyle bir bakışta anlamış mıydı?
Yok canım, daha neler! İnsanları bir bakışta çözmek, ne uzmanı olursan ol, mümkün değildi. Yoksa mümkün müydü? Mümkün olsa bile, farklı bir yerde karşılaştıklarında onu ve onunla ilgili tüm yargılarını hatırlayabilir miydi?
İşte, geçen ağustos ayında Kum Otel’in lobisinde gördüğüm güzel ve bir o kadar da yalnız ve mutsuz kadın. Bir sene boyunca hayatında ve hayata bakışında en ufak bir değişiklik olmamış; hâlâ güzel, hâlâ yalnız, hâlâ bahtsız.
Bütün vücudunu ateş bastığını, terlemeye başladığını hissetti. Saçmalıyordu. Zihninde sahnelenen tuhaf karşılaşma kurmaca olmalıydı. Böyle bir karşılaşma yaşanmamıştı ama konuşmacı hâlâ ona bakmaya devam ediyordu.
Çok mu tuhaf görünüyordu? Aklından geçenler yüzünden okunuyor muydu? Keşke saçlarını dikkat çekmeyecek şekilde toplasaydı, keşke daha silik olsaydı, hiç görünmeseydi.
Oturmasından, bakışlarının cesaretsizliğinden, göğsünde bağladığı ellerinden onun içinde bulunduğu durumu anlamış ve sırf onun için bu cümleyi konuşmasına eklemiş olmalıydı.
Kollarını bu şekilde bağlamaması gerekirdi, gözlerini cesaretlendirmeliydi. Ya herkesin içinde ona konuyla ilgili bir soru sorarsa? Bir anda, salondaki tüm gözleri üzerinde hissetti, tekrar ürperdi.
Gözlerini kapatarak bu gerçek olmayan ihtimalin ortadan kalkmasını bekledi. Yaşananları yok sayma, olmayanları gerçek sanma oyunu başlamıştı.
Oysa konuşmacı onun ve içini ürperten düşüncelerinin farkında bile değildi. Onun tek derdi, sahne dışında kimse tarafından duyulmayan cümlelerini bir gruba dinletmekti. Silik görüntüsü yalnızca rolü olduğu karelerde netleşiyor, gerçek gibi oluyordu.
Kulağının dibinde bir sivrisinek, varlığını ve yaşama amacını ona hatırlatmak için acımasızca vızıldadı.