Umay… Göktürk yazıtlarında adı geçen kudretli bir kadın figürü; göklerin tahtında hüküm süren, ancak yeryüzünde izlerini sularda bırakan kutsal bir ana. Ondan icazet almadan hiç kimse kağan olamaz; çünkü o yalnızca seçilmişlere kut verir, kudret bahşeder.
Umay’ın yeryüzündeki izdüşümü, berrak pınarların serinliği, coşkun ırmakların sesi ve hayat taşıyan sulardır. Çünkü o, insanlığa bolluk ve bereket sunan, merhametiyle sarıp sarmalayan ilahi bir annedir. Orta Asya’nın kadim inancında çocuğu olmayan kadınlar, umutlarını alıp nehir kıyılarına gider, dualarını suya fısıldarlar. İnançları odur ki: “Umay’a el açtık, o bize evlat bağışladı.”
Peki, Umay adı, bazı kültürlerde bir kuşa dönüşüp Humay ya da Hüma olarak mı yankı buldu? Bu düşünce, etimolojik bir kesinliğe dayanmaktan uzak olsa da, aynı coğrafyanın halklarının benzer imgeleri ortak seslerle dile getirmesi pekala mümkündür.
Umay, sadece göğün değil, rahmin de koruyucusudur. Divan-ı Lugati’t-Türk’e göre “plesenta“yı temsil eder. Kadın doğum yaparken gelen su, Umay’ın verdiği sinyaldir. Çünkü çocuk artık dünyaya hazırdır. Plesenta, bebeği koruyan zar; Umay ise bu zarın, bu koruyucu kılıfın ruhudur. Bir “kap”, bir “örtü”, bir “rahim” gibidir. Onun himayesiyle çocuk hayata tutunur. Özellikle bir su kenarında, ondan yardım dileyenleri asla yanıtsız bırakmaz.
Bu anlatının odak noktası bir kelimeyle örülür: ummak. Ne güzel tesadüftür ki, “umay” ile “ummak” arasında ses ve anlam bakımından derin bir akrabalık vardır. Etimolojik olarak kanıtlanmamış olsa da, bu benzerlik büyüleyicidir. Sorarız o halde: Biz gerçekten umarken, Umay’dan mı isteriz?