Kendi Düşen Ağlamaz | 2. Bölüm

İçimdeki ses, yine homurdanmaya başladı. Sevmez o böyle muhabbetleri. Sadakat, erdem listesinin en başındadır onun için. O erdem listesi yapar, ben sevgili listesi. Maalesef bu iki listenin kesişim kümesi boş, birleşim kümesiyse şimdilik imkansız.

Tek gözlerimiz benziyor zaten, bir de keçi inadımız. Gerçekçi, ılımlı, düzenli, kimseleri kıramayan Nazan’ın mantıksız, kararsız, aklına eseni yapan, plansız oğlu Selim. Adımı Selim koyması da bir işe yaramamış ne yazık ki. Halim zaten imkansız, ama asla selim de olamadım ben. Olmak da istemiyorum. Bana sorsaydı Rüzgar koy derdim adımı ya da ne bileyim Bora, Poyraz, Karayel bile olur hatta. Eseyim, geçeyim, bir daha da geçtiğim yerlere geri dönmeyeyim. “Zevzek zevzek konuşma, böyle konuların şakası olmaz. Allah’ın sopası yok oğlum.” “O senin Allah’ın Nazan’cığım. Benim Allah’ımın sopayla mopayla işi yok zaten.” Başını iki yana sallarsın şimdi.

Benim bir türlü anlayamadığım, daha acısı ciddiye almadığım konuların önemini biliyor olmanın verdiği ağırlıkla uzun uzun yüzüme bakarsın. Aslında kızmazsın sen bana. Söylediklerim aklına yatar gibi olur bazen, hak verirsin; bazen de en sevdiğin canlılardan biri olan Selim’in cehennem ateşinde yanacağı düşüncesiyle ürperirsin. ”Anlaşıldı, sen hâlâ ayılamamışsın.” Saçmalamama bir kılıf buldun işte yine. Allah’ın yüce huzuruna benim adıma bir mazeret dilekçesi yolladın hemen. “İyi de Nazan kulum, senin bu oğlun  sürekli sarhoş. Ona ne diyeceksin?” Sorulmasını korkarak beklediğin sorulardan bir tanesi geldi işte, haydi gönüllü avukatım savun bakalım beni. “Hayatını bir türlü istediği gibi düzenleyemedi oğlum. Beklentileri, hayalleri daha gerçekleşmedi, sen de biliyorsun yüce Rabbim.

Küçük o daha, benim küçücüğüm. Hata yapıyor biliyorum ama kalbi tertemizdir. Karıncayı bile incitmez. Sen ona yol göster, hatalarını affet.” “Hataları yapıyorsunuz, sonra da benden affetmemi bekliyorsunuz. Ne güzel! Cehennemin kızgın ateşlerinde yakacağım oğlunu. Öleyim de bitsin bu işkence diyecek, ben onu tekrar tekrar diriltip sonsuza kadar yakacağım. Yaptığı hataların bedelini yanarak ödeyecek.” Aklından bunlar geçiyor biliyorum ama hatasız kul olmaz be Nazan’cığım. Benim Tanrı’m hatalarımla da sever beni. Adam mı öldürdüm, hırsızlık mı yaptım, yetim hakkına mı girdim? Nedir benim affedilemeyecek kadar büyük olan günahım? O kadar büyük, kusursuz ve merhametli olduğuna inandığınız Tanrı’nıza Hitler’den beter bir rolü nasıl yakıştırıyorsunuz, işte ben de bunu bir türlü anlayamıyorum. Ben O’nu korkamayacak kadar çok seviyorum. Kendimce, dürüstçe, aramıza girmeyin.

Az önce çıktığım yatağın kenarına oturuyorum. Ne kadar da güzelsin. Yaşadığın sıkıntısı bol, neşesi eksik hayata rağmen gözlerinin içi sürekli güler senin. En umutsuz, en çaresiz olduğum anlarda gözlerin gelir aklıma, saçlarımı okşayan ellerini o an başımda hissederim. “Sıkma canını, her şey düzelir yavrum. Su akar, bulur elbet yolunu.” der o yumuşacık sesin. Tanıdığım diğer annelere benzemeyen bir tarzın var senin. Bütün anneler gibi koruyan, kollayan, toparlayan ama onlar gibi azarlamayan, kınamayan, suçlamayan. Her zaman söyleyen, söylediğinden daha çok dinleyen ama asla ben demiştim demeyen.

Saçların tatlı bir kahve, yumuşacık, ipek gibi, sabun kokulu. Ne çok uzun, ne de kısa, toplayabileceğin uzunlukta. Gözlerin iri, dudakların ince, burnun hokka gibi derler ya, aynı öyle. Ablamın yerinde olsaydım kıskanırdım ben seni, ondan daha güzelsin. Yüzün gerçek yaşını göstermiyor aslında. Gözlerinin kenarında, belli belirsiz birkaç çizgi, dudaklarının iki kenarında ince birer kavis. Hepsi de sürekli gülen, kahkahası bol bir yüze ait kırışıklar. Benim annem istese de surat asamaz, kaş çatamaz, sinirlendiğinde bile güler. “Güldüğüme bakmayın siz, sinirden gülüyorum.” Canımın içi, tek aşkım benim. İçinin güzelliği dışına vurmuş derler ya, işte o sensin. Senin gibi bir kız çıksa karşıma, başımın üstünde taşırdım ben onu. Elini ne sıcak ne de soğuk suya değdirmezdim ama yok işte. Senin gibisi yok. Gerçi benim gibisi de yok.

“Sen benim için endişelenmekten hiç vazgeçmeyecek misin? Kazık kadar adam oldum, başımın çaresine bakarım ben.” Telefonum çalıyor sanki bir yerlerde, sesi ne kadar da derinden geliyor. Kuyuya düşmüş sanki. Sağa bakıyorum yok, sola dönüyorum yok. Saklambaç oynamanın sırası mı şimdi? “Telefonumu gördün mü anne?”

Dert bende derman sende işte yine. Kazık kadar adamın yaptığına bak! Bay doğru aldı bile sazı eline, susturabilene aşk olsun. Herkesin içinde var mı bir bay doğru, yoksa  bu da bana Nazan’ımın bir başka armağanı mı? Bir insan geride kalarak nasıl yol gösterir oğluna; bu yaşıma geldim, hâlâ anlamış değilim. Sen bilirsin diyerek istediğini nasıl yaptırır? Gardırobun içinden buluyorsun telefonumu. O telefon oraya nasıl girdi, hatırlayamıyorum, mümkün değil ama sen elinle koymuş gibi buluyorsun işte. Ben küçüklüğümden beri senin tatlı cadı olduğundan şüpheleniyorum. Bir de burnunu oynatsan tam olacak, hiç şüphem kalmayacak. Kimin aradığına bakmadan bana uzatıyorsun. Allah kahretsin, Serap arıyor. İçinde bulunduğum çölden çıksam da bitse artık bu korkunç serap. Ne diyeceğim ben şimdi ona? Dün geceyi nasıl açıklayacağım?