Kendi Düşen Ağlamaz | 1. Bölüm

Başım çatlayacakmış gibi ağrıyor. Çok içmişim yine, gözümü açmak zulüm gibi geliyor.  Gözlerim kepenkleri kapatmış bu sabah, yine grevdeler. Çalışma şartlarından şikayetçiler. Sosyal haklarının düzenlenmesini istiyorlar. Haklılar, biliyorum. Onlara son sendika toplantısında söz verdim, isteklerini samimiyetle gözden geçireceğim. Kapitalist sisteme inanıyorum ben, ama onlar bunu bilmiyor, söylemedim. Olsun, ben de kapitalist sistemin ne olduğunu tam olarak bilmiyorum zaten, kulaktan dolma, sanal âlemden duyma bilgiler. Ne geceydi ama.

Rakı şişesinde balık oldum, aynı Orhan Veli gibi. Rakı şişesinden hiç çıkasım gelmedi. Arada votka şişesiyle bira şişesini de ziyaret ettim bana küsmesinler diye ama gerçek aşkım rakı benim. Ona beşikten kertildiğimi bildiği için arada yaptığım küçük kaçamaklara aldırmıyor, göz yumuyor anlayışlı bir sevgili gibi. Hoş, o kadar anlayışlı bir sevgiliyi, dünya gözüyle görmek mümkün değil, abartı benimkisi. Yaşadığım genetik kaynaklı bir aşk, vazgeçmem imkansız görünüyor.

Saat yediye yaklaşıyor adım adım. Her adımı bir saniye. Üç yüz adım sonra alarm çalacak, kalkma zamanı. Uykum yok ama yataktan çıkmak da hiç işime gelmiyor. Aslında ben kalkmak istiyorum istemesine de yatak beni bir türlü bırakmıyor. Çek ellerini üstümden, baştan çıkartıyorsun yine beni. Sana olan zaafımdan yararlanıyorsun. Bu hiç de ahlaklı bir davranış değil. Aramızda bir şeyler olduğunu herkes anlayacak, demedi deme.

Çay kokusu geliyor mutfaktan. Mutluluğun resmini yapmak hiç de zor değil Abidin. Evin içinde dolaşan bir anne, bir de fokurdayan çaydanlık çiz yeter. Benim annem yelkovandan daha dakik. Saat şaşıyor, annem şaşmıyor. Otuz beş senedir her sabah aynı saatte, aynı şekilde, aynı istekle başlıyor güne. Benim aklım almıyor bu gayreti, yüreğim kaldırmıyor, yoruluyor. Bir yandan günün ilk haberlerini dinliyor, bir yandan çayın suyunu ısıtıyor, bir yandan kahvaltı masasını hazırlıyor, bir yandan evin uyuyan nüfusunu teker teker ziyaret ediyor; ben söylerken daralıyorum, o hiç şikayet etmiyor. Sadece kendisinin bildiği günlük rotasını hiç şaşırmadan takip ediyor. Bendense miço bile zor olur, hayal kurmaya hiç gerek yok, o da ancak anneden torpilli.

Her gün bu koku ve seslerle güne başlamak bana huzur ve güven veriyor. Karmaşık ve düzensiz hayatımın istikrar dolu ender dakikaları bunlar. Annemin terliklerinin sesi… Televizyondaki spikerin güne ait ilk yorumları… Tavaya akan yumurtanın cızırtısı… Kızarmış ekmek kokusu… Bergamot aromalı çay, kışın elma dilimli ıhlamur… Annesi olan büyümek zorunda kalmıyor, istediği kadar yaramazlık yapabiliyor. Hatalarını affedecek, yaralarını saracak, arkasını söylenerek de olsa toplayacak bir anneye yaslanıp bitmek bilmeyen teneffüslerin tadını çıkarıyor. Keşke zil hiç çalmasa.

 “Hadi yavrum kalk artık, işe geç kalacaksın.” Açmam gözümü, açamam. Öyle bir şarkı vardı ama açamadığı gözleri değildi söz yazarının, başka bir şeydi. Neydi, elbisesinin eteği de değildi. Aklım yine nerelerde benim. Tamam tamam, buldum. Derinde olan yarasını açamıyordu. Açmasın zaten, açmasın ki kabuk da tutmasın o yara. Hatta devamlı kanasın. Arkadaş, bu sanatçılar biraz mazoşist galiba. Aşk acısından zevk almak şarkılara hapsolmuş koca bir yalan. En büyük yalancı da şairler. Tatlı sözler, pırıltılı hikayelerle aşkın peşinde koşturuyorlar hepimizi. Aşk diye bir hakikat olmadığını anladığımızda da iş işten geçmiş, aşkın peşine düşen kalbimiz çoktan kırılmış  oluyor. Ondan sonra da topla toplayabilirsen. Gerçi ben uzun zamandır zırhımı kuşanmış biçimde  dolaşıyorum eski zaman şövalyeleri gibi, düşsem bile artık hiç canım acımıyor.

En az on dakika daha kalabilirim yatakta. Yataktan kalkmamın on dakikayı bulacağını bildiği için mi erken davranıyor annem, vaktim olduğunu bildiğim için mi çıkamıyorum ben yataktan? Bu sorunun cevabı yok. Cevabı olsa ne fark eder gerçi, umrumda değil. “Bazı şeyleri umursayacak kadar büyümedin mi sen?” Her soruya cevap vermek zorunda değilim. Susma hakkımı kullanıyorum bu sefer. Susma hakkı hâlâ Amerikan filmlerinde geçen bir kavram mı, bizim filmlerimizde de var mı artık böyle bir şey? Hatırlamıyorum, her şey birbirine karışıyor. Sıkboğaz etmeseniz  beni, olmaz değil mi, içimdeki ses hazretleri. Biraz da sen susma hakkını kullansan hiç fena olmayacak. İçimde hapissin zaten, bence şansını zorlama. Özgür bırakma şansım olsa ona değil de bana daha çok yaramaz mıydı?

“Gece çok mu geç geldin sen, ben geldiğini duymamışım.” Ağzımı arıyorsun. Ben gelmeden uyur musun hiç? Mümkün değil. Uyanık annem benim. Sadece mecaz değil ama gerçek anlamda da kullanıyorum kelimeyi. “Saatin farkında değildim Nazan’cığım.” Göz ucuyla bana bakarken bir yandan da sandalyeye attığım pantolonumu, yere düşen gömleğimi topluyor, görmesem de biliyorum. Bana doğru dönüyor. Ağzını açıyor, bir an öyle kalıyor. Kapatıyor geçici bir süre, sonra dayanamıyor tekrar açıyor. Sofalalar seninle serin Nazan’cığım, odalar seninle ferah, haydi susma konuş. Dayanamazsın sen. ”Hafta sonu neyse de bari hafta içi vakitli yat oğlum. Kendine hiç acımıyor musun sen?” Acınacak  durumdayım. Hatta acıların çocuğuyum. Allah beni kahredecek bir gün. Yoksa kahretti de ben mi farkında değilim? Bu benim kahredilmiş halim olmasın sakın? Üzgünüm, buna da cevap veremiyorum.

“Üç günlük hayat be Nazan’cığım. Uyuyarak mı geçireyim? Toprağın altına girince bol bol uyuyacağız nasıl olsa. ”Nefret eder anneciğim, hiç sevmez ölümden bahsetmeyi. Sağ eliyle kulak memesini aşağı doğru çekti, işaret parmağının ilk boğumunu çalışma masama hızlı hızlı vurdu. “Abuk sabuk konuşmaya başladın yine. Çık şu yataktan.” “Başüstüne.” Yataktan çıktım, sırtı bana dönük olan anneme sıkı sıkı sarıldım. “Daha ölmeye niyetim yok Nazan’ım merak etme sen. Doya doya yaşayayım ki gözüm açık gitmeyeyim öbür tarafa. Ey Tanrı’m, senin verdiğin hayatı dolu dolu yaşadım diyebileyim.” Kollarımdan kurtulan annem, ellerini beline koydu, Yeşil gözlerini kısarak bana baktı.

Gözleri çok güzeldir annemin. Bana verdiği en genetik hediye. O gözlerle ne canlar yaktım ben. Yakmaya da devam edeceğim. İçimdeki ses, yine homurdanmaya başladı.