Hayat Bir Çelişkiler Yumağı | Bölüm 2

Aramak, sesini duymak istiyorsun. Sonra iki saat önce konuştuğunuz geliyor aklına, vazgeçiyorsun. Arkadaşlarıyla televizyonda futbol maçı izleyecekti, bölmek  istemiyorsun. Mutfak çok soğuk, üşüyorsun. Sobanın sıcağı çekiyor seni. Oturma odana dönüyorsun.

Aklında bugün sağlık ocağında yaşananlar. Beşinci kızını doğuran gencecik kadını düşünüyorsun. Hemen hemen seninle yaşıt. Sana göre değişebilecek kötü kader, bitmesi gereken bir talihsizlik; onun içinse kendi seçmediği ama itirazsız sürdüreceği yaşam, kaskatı bir gerçek.

Yeni atanan doktor geldiğine bin pişman. İzmir’e dönmenin yollarını arıyor. Lojmandan şikayetçi, sağlık ocağından şikayetçi, kardan şikayetçi. Belki senden de şikayetçi. Yüzü hiç gülmüyor.

Ataman yapıldığında annenin yüzü nasıl da bembeyaz olmuştu, hatırlıyor musun? “Gidecek misin?” Hem gitmek istiyordun, daha doğrusu gitmen gerektiğini düşünüyordun hem de alıştığın hayatı alıştığın gibi devam ettirmek. Gitmek mi zor kalmak mı zor? Hangisi daha büyük cesaret? Seçtiğin yol, seni ne tarafa götürüyorsa yürümen gerekiyordu. Korksan da, yılsan da yürüyeceğini biliyordun.

İtiraz etmek senin genlerinde yoktu. “Tabii ki. Şehrin merkezine yakınmış sağlık ocağı. Lojman da varmış. Terör olayları orada pek görülmüyormuş, merak etme.” Merak edecekti. Sen üç kilometre ötedeki Çapa’da da çalışsan, o seni yine merak edecekti.Tek başına büyütmüştü seni. Baban vardı var olmasına ama yok gibiydi. Her hafta sonu almazdı seni. Toplantısı olurdu, şehir dışına çıkması gerekirdi.

Bir türlü düzenleyemediği karmakarışık hayatında, sana istemesine rağmen yer açmayı bir türlü becerememişti. Sever miydi seni? Tabii ki. Hem sever hem de gurur duyardı seninle. Hayatı boyunca sahip olduğu, kusursuz tek varlık sendin. Hevesle başladığı her iş gibi, babalığı da yarım yamalak ve eksikti. “Babana söyledin mi?” Gözleri, en mutlu anında bile içlerinde birer damla hüzün gizlerdi.

Sana asla yansıtmadığı, kendi içinde barındırdığı, kaderin ondan hayatı boyunca esirgemediği hüzünler demeti. Kızıla boyattığı saçları çok erken beyazlamıştı. Kısa boylu, zayıf, minicik bir kadındı. Aynı anneannen gibi. Gözlerini çok az kırpardı. Her zaman dikkatli, her zaman farkında, her zaman tedirgin olmak zorunda gibiydi. Yüksek sesle pek gülmezdi.

Üstüne yapışıp kalan dul yaftası, buna izin vermezdi. ”Çok gülme kızım. Hayırdır inşallah. Ağlarsın sonra.” Anneannenin alışılmış cümlelerinden biri. Her gün, en az bir kere işitirdin ama gülmeye devam ederdin. Sonrasında ağlayacak da olsan o anı kahkahalarla dolu geçirirdin. Fazla gülmekten korkar Türkiye’de insanlar. Eğlenmekten, dans etmekten, içinden geldiği gibi hareket etmekten. Kontrollü, sınırlı, alışılmış hayatlar.

Tanrı adına ama Tanrı’dan bihaber insanlarca koyulan anlamsız kurallar. “Söylerim.” Söylediğinde, önce itiraz etmişti. Her zaman yaptığı gibi. Gidemezsin, yapamazsın, olmaz. Babanın çok iyi bildiğin, hiçbir işe yaramayan, dikkate bile alınmayan karşı çıkmaları. “Her şey hazırlandı. Hafta sonu yola çıkıyoruz. Annem beni yerleştirip dönecek. İstersen sen de gel. ”Gelmeyecekti.   Planlar, programlar, düzen ona göre değildi. Annenin yaptığı beş yıllık planlar tıkır tıkır işlerken baban yarın ne giyeceğine bile öyle kolay karar veremezdi.

Çayı demleme zamanı. Zihninde bir sene öncesinin görüntüleri, mutfağa gidiyorsun tekrar. Elinde sobanın maşası. Maşanın da seninle mutfağa geldiğini fark ediyorsun, gülümsüyorsun. Aklın geçen senedeyken bedenin bu soğuk aralık gecesinde, ellerin sobanın küllerini eşelemede. Çaydan çıkan buhar, mutfağın soğuğunu biraz olsun kırmış. Mutfağın camı buhar olmuş. Otobüsten el sallarken babana, otobüsün camı da senin nefesinin sıcaklığıyla buğulanmıştı. Baban, gözlerindeki akmamaya kararlı yaşları bu sayede fark edememişti. Kiminin gözyaşları hep gözünün pınarındadır, sebepli sebepsiz dışarı kaçar. Seninkilerse inatla göz pınarlarında durur, seni ağlatmak isteyenlere uzaktan el sallarlar.

Ağustos sonuydu sen buraya ilk geldiğinde. İstanbul’u yağmurlu ve puslu bırakmıştın. O hâliyle bile güzel ve bir o kadar da vazgeçilmezdi. Beni güzel hâlimle hatırlama Semra. Belki ayrılığa katlanması böyle daha kolay olur. “Griyim ben, adaletsiz, yorucu, karmaşık. Geçmişini bırakıyorsun bende; anılarını, sevdiklerini. Ümitlerini al yanına, üşüdüğünde sarılırsın. Valizinde çokça cesaret, sabır, iyi niyet olsun. Geri döndüğünde kaldığımız yerden devam edebilmemiz için bu şart.” Emre de gelmişti sizinle. Her zamanki gibi mantıklı, sakin. Gözlüklerinin üzerinden sana kaçamak bakışları olmasa üzülmüyor gibiydi. İki yıl sürecek mecburi bir ayrılığa değil de hafta sonu seminerine uğurlar gibiydi seni. “Oralarda  bir toprak ağasına gönlünü kaptırmazsın değil mi?” “Sarışın olursa söz veremem.” Hem gözleriyle hem de dudaklarıyla gülümsemişti sana. En çok da yüreğiyle. Siyah gözleri ve kocaman yüreği, gülümserken endişeliydi. Neşesi de endişesi de sevgisindendi.

Bingöl, seni çatık kaşlı bir güneşle karşılamıştı. İstanbul’dakine benzemiyordu güneş burada. İzmir’dekine de benzemiyordu. İnsanları ısıtmak için değil de yakıp kavurmak için gökyüzünde duruyor gibiydi. Kızgın, acımasız, anlayışsız. Denizin olmadığı şehirde, güneş terk edilmiş mutsuz bir sevgili gibiydi. Beklediğin gibi miydi Bingöl, yoksa beklemediğin gibi mi? Beklediğin gibi yabancı, beklemediğin kadar yakın. Yalın, kuru, sade. Ağaç yok gibi. Her yerde tuhaf bir boşluk. Fazla değil hiçbir şey. Olması gerektiği kadar. Sadece çocuklar olması gerekenden daha fazla. Erkek çocukların saçları üç numara, kızların iki örgü. Bakışlar çekingen, utangaç. Çok merak etse de cesaretsiz. Kaderin sunduklarıyla kurulan çıplak, renksiz, ölü bir hayat. Yaşam acımasız bir öğretmen gibi görünse de tüm dersleri anlayanların hayat yolunda ilerlemesi içindir. Tüm öğretmenlerin aksine, önce sınav yapar, dersi sonra verir. Anlıyordun, öğreniyordun, ilerliyordun ama yine de…