İnsan kimdir? Neden dünyaya gelmiştir? Bu dünya gerçek midir, illüzyon mudur? Herkesin bir fikrinin, cümlelerinin olduğu, yaşamda kendini bir canlı olarak tezahür ettirmek üzere yaşayan insanın amacı nedir? Gerçekten var olmak için mi geldik bu yaşama? Her insan canlısı bu sorulara kendini maruz bırakıyordur; herkesin içindeki devinimi başkadır. Herkesin gördüğü de başka, anladığı da başkadır. Ancak insanın özü birdir.
İnsan canlısı kendini sorgulamaya ne zaman başlar? Bu sorgulama, insanın doğduğu toprakla, doğduğu evle, doğduğu aileyle; yapı taşı olan bu dinamiklerin birbirlerine destek ve insan canlısının doğasının şekillenmesi için olan kaynaklardır. İnsan doğduğunda ilk temel ihtiyacı olan şey beslenme ve bakımdır. Bu kaynaklara göre yaşamımız şekillenir; bu kaynaklara göre insan canlısı kendisini bulmaya başlar. Dolayısıyla bunların temelinde var olan asıl sebep ne diye düşündüğümüzde, fiziksel, zihinsel ve ruhsal taleplerimiz, isteklerimiz olduğunu anlamaya insanlar nerede sorgulamaya başlıyor?
Kendimizi ne zaman yönetmeye başlarız? Yoksa başkaları tarafından mı yönetiliriz? Kendimizle çatışmaya başladığımız, kendimizi sıkıştırdığımız o son noktada, yani patlama noktasında, bütün yönetim çöktüğünde; çöken sistemi tekrar ayağa kaldırmak için baştan başlarız ve bu yönetimi ele almaya başlarız. Ya da aynı kısır döngüde fark etmeden yaşar gideriz… Çünkü toprak sarsılmıştır. Aynı deprem gibi; enerji toprağın altında birikir, birikir ve sonra patlar.
Bizim toprağımız, yani bedenimiz de buna benzer. Düşünsenize; toprağı yeniden verimli hâle getirmek için, mahsul çok olsun diye toprağı nadasa almak, dinlendirmek… Toprağına o nadas süresi geldiğinde, tekrardan o tohumu atmak için bekletiriz. Dolayısıyla o senenin mahsulü verimli olur.
Size de oluyor mu bilmiyorum… Kendinizi nadasa çekmek istediğiniz zamanlar, “Tamam, bittim ben…” dediğiniz o sancılı anlar… Orada bulunan acı ne olduğunu bilmese de kendi bedenini koruma kalkanına alıyor. Yani siz bilseniz de, bilmeseniz de; yapsanız da, yapmasanız da bu beden sistemi siz görün diye sistemi öyle bir kurmuş ki, istesek görebilecek boyuta geliyoruz.
Yaşam sizi sıkıştırır ve her şeyin çok saçma olduğunu hisseder; o “son” gibi gelen anda bir şey olur ve durmak istemezsiniz. İnsanı yaşatan en büyük şey “sevgi ve inanç”tır. Bunun ötesinde olan o “şey”, bir şey oluyor hissi… Anlamlandıramadığınız o his, içinizden gelen bir kaynaktır. Ne olduğunu o an anlamazsınız. Oysa içinizde bulunan yaşam gücüdür; devam etme isteğidir.
Dolayısıyla, bedende fark edemediğiniz o hastalıkların, anlamadığınız yaşamdaki olayların, kişilerle olan çatışmalarınız; sizin sisteminizde bir uyaran olarak karşınıza çıkarak sizi uyandırmaya, fark etmenizi sağlamaya çalışmaktadır. İnsan canlısının bedeni öyle muazzam bir yapıdır ki; sen onunla ne yaparsan, ona şekillenir. Her şeyin birbiriyle bağlantılı olduğu, her birimizin aynı sistemde yaşama bağlı iplerle bağlandığımızı fark ettiğimizi, anladığımızda; kendi yolculuğunda kendini tanımaya başlamak için içeri bir ışık süzülür. Kendini tanımayan insan, başkalarını yargılamakla oyalanır. Kendi karanlığını göremeyen, başkalarının gölgesini taşlamaya devam eder.
“İnsan bu hayatta tutunacağı bir şey bulamıyorsa, kendine tutunmalıdır. Kendi özüne… Belki de tek yapmamız gereken de budur. Ne dersiniz? Sizce de öyle midir?”
Neden bu girizgâhı yaptım? Bir de buna başka bir konudan bakalım isterseniz:
İnsan bedeni üzerinde, omurilik hattı üzerinde yerleşmiş çakra sistemi vardır. Çakra; Sanskritçe kaynaklı bir kelime olup, “tekerlek” ya da “dönüş” anlamına gelir. Hindu geleneklerine ve bazı inanç sistemlerine göre, insanda bulunan enerji merkezlerinin girdap şeklinde dönen enerji alanlarından oluştuğuna inanıldığı için onlara bu isim verilmiştir.
Çakra, Hint felsefesi ve bazı ilgili Asya kültürlerinde, insan vücudunda bulunan metafiziksel veya biyofiziksel enerjinin bağlantı noktası olarak düşünülmüştür. Yoganın üstatları; insanın, görünen fiziksel varlığı ötesinde, daha duyarlı ve daha etkin bir bünyeye sahip olduğunu ileri sürerler. İnanca göre bizler bunu, ancak bazı özel durumlarda, duygularımız aracılığıyla sezebiliriz.
Bedenimizde birçok farklı noktada (en önemlileri avuçlar içinde, tabanlarda, diz kapaklarında, dirseklerde) çakra olduğuna inananlar varsa da; Hindu geleneklerinin temelinde ana çakra merkezleri, vücudumuzda omurga boyunca sıralanmaktadır. Hint felsefesine göre; insanın kafasının tepesinde pozitif bir akım varken, omurga kemiğinin alt boğumunda, kuyruksokumunda negatif bir akım bulunur. Bu iki kutup arasında dolaşan elektrik gücü, yaşamdır.
Bahsetmiş olduğum “insan kimdir, kimin çocuğudur, bu hayattaki yaşam amacı ve yönü nedir?” soruları; insanın temeli olan varoluşudur. Bu varoluş kabul görmediğinde, insan canlısı bedeninde bazı uyaranlar kök çakra dengesizliğine sebep olmaktadır.
Kök Çakra yani Muladhara; birinci ve en yoğun enerjili çakradır. Kuyruksokumunda bulunur ve rengi kırmızıdır. Sembolü, dört yapraklı nilüfer çiçeğidir. Varoluşun temelini, güvenliği, hayata bağlılığı, aidiyet duygusunu temsil eder. Kök çakra sağlıklı çalıştığında, daha özgüvenli ve köklenmiş hisseder; kendi ayaklarımızın üzerinde güvenle dururuz. Hayatta kalma içgüdümüz, para ve gıda ile ilişkimiz, kök çakra ile bağlantılı konulardır.
Son olarak buraya Dr. Alexis Carrel’in sözlerini bırakıyorum:
“İnsanın kişiliğinin, fiziksel varlığının ötesine gittiğine inanmak için birçok neden vardır. Bedenin sınırlarının cildin yüzeyinde bitmediğine, anatomik çizgilerin bitiminin bir varsayım olduğuna ve her birimizin kendi bedenimizden daha engin ve daha yaygın olduğumuz konusunda belirtiler vardır. İnsanın, kendi bedeninin sınırlarını her alanda aştığı açıktır.”
İnsan canlısı, varlıkta “Fizik Bedeni” dışında; “Enerji Bedeni” ve “Ruh Bedeni” sistemi üzerine kurulu bir canlıdır.
Bir sonraki konuyu merak ediyorsanız; bu yazının devamı niteliğinde bir bölüm sizlerle buluşturmaya niyetliyim. Yazının devamı için takipte kalınız.