İletmeyişim | 1. Bölüm

Her gün yaptığı gibi elinde az önce pişirdiği şekersiz kahvesi, evin en sevdiği, kendini rahat ve güvende hissettiği köşesine oturdu. Kahvesini, günlük gazetesini, yarısına bile bir türlü gelemediği kitabını, okurken beğendiği bölümleri işaretlediği mavi kalemini sehpanın üzerine her günkü gibi yerleştirdi. Müziğin sesini ayarladıktan sonra odaya bir göz gezdirdi. Her şey yerli yerinde ve en düzenli insanı bile rahatsız edecek derecede düzenliydi. Yapılması gerekenler yapılmış, akılda tamamlanmamış hiçbir iş kalmamıştı.

Ama nedense, ne kadar tamamlarsa tamamlasın, tamamlanmamışlık duygusu onun peşini hiç bırakmıyordu. Her şey inadına yarım kalmış gibi gözüküyordu. Belki de tamamlanması gerekenlerle tamamlananlar birbirinden çok farklılardı ve o sürekli olarak tamamlanmasa da olur olanları tamamlamakla uğraşıyor, o arada da asıl tamamlanması gerekenler yarım yamalak ve eksik kalıyordu.

Her akşam olduğu gibi, tamamlandığına kendini inandırdığı günün sonunda, akşam kahvesini içmek için hazırdı. Evin o köşesinde, her akşam aynı saatlerde, tek başına içtiği bir fincan kahvenin törensel bir havası ve anlamı vardı onun için. Günü sanki o bir fincan kahve tamam ediyordu.

Ertesi sabah her şeye en baştan başlayacağına, bir gün önce kaldığı ve isteye dileye bıraktığı yerden hayata devam etmek, onun aklına bile gelmeyen bir yoldu. Gün yarım kalsa, tamamlanmasa belki de her şey çok daha güzel ve kolay olabilirdi.

Yorucu ve oldukça yoğun bir gündü. Küçük aksilikler yüzünden bunalmış; gün bitmek bilmemiş, uzadıkça uzamıştı. Bir an önce bitsin diye geçiştirerek yaşadığı onlarca günden bir tanesiydi.

İletişim üzerine bilmem kaçıncısını dinlediği, yeni bir şey söylemeyen, gereksiz bir seminerde, aslında tüm bildiklerine rağmen ne kadar yalnız olduğunu bir kere daha fark etmişti. Dudaklarına ister istemez oturan acı gülümsemeyle, içinde olduğu halde onu yalnızlıktan kurtaramayan, adına iş arkadaşları denilen insan kalabalığına baktı. Hepsinin yüzünde birbirine çok da benzemeyen ifadeler dolaşmaktaydı.

Sol tarafında oturan kısa boylu, mavi gözlü, sonradan olma sarışın personel şefi, tüm anlatılanları başıyla onaylayarak pür dikkat dinliyordu. Hatta ara ara değerli doçentin cümlelerini, doğru olduğuna inandığı yüklemlerle ondan önce tamamlayarak, ne kadar bilgiye sahip olduğunu herkese değil, en çok da kendine kanıtlamaya çalışıyordu.

Yanında oturan siyah saçlı, hiç de arkadaşı olmayan en yakın arkadaşı, kemerli burnunu belirginleştiren çerçevesiz gözlüklerinin üstünden kuşkuyla bakan gözlerini saniyede beş kere kırpıştırarak, doçentin soracağı sorulara herkesten farklı cevaplar verebilmek için pusuya yatmış bekliyordu.

Bir yandan da şirketin yılbaşında dağıttığı ajandaya, İtalyan firmanın promosyon tükenmez kalemiyle, ne işe yarayacağı bilinmeyen, bir daha asla okunmayacak notlar alıyordu. Zaten üzerinden zaman geçince bu notların anlamını kendisi de hatırlamayacaktı.

Önünde oturan, gönül işlerinde tuttuğu çetelesi muhasebe defterinden kabarık olan Gönül oturuyordu. Saçları her zamanki gibi kuaförden çıkmış gibiydi. Parfümü Gönül Gönül kokuyordu. Mini eteğiyle bacaklarını hesaplayarak üst üste atmış, telefonuyla hayranlarına taze ümitler gönderiyordu.

Halkla ilişkiler müdürü, bir Yunan heykeli gibi dimdik oturuyor; sadece gözlerini oynatarak kimlerin onu izlediğini kestirmeye çalışıyordu. Kadınlar için bir lütuf olduğuna inanan bu adam, kadınların perişan olmasından zalimce bir zevk alıyordu.

İki ay önce işe başlayan Aysel ise, kendini bir Oğuz Atay romanında bulan mutsuz, tutunamayan bir karakter gibiydi. “Ben burada ne yapıyorum?” diyen gözlerle etrafına bakıyor, koltuğunda küçüldükçe küçülüyordu.

Arkasında oturan iki genç ise, konuşmacıyı dinliyor gibi yapıp dudaklarını neredeyse hiç hareket ettirmeden en yeni dedikoduları paylaşıyordu. Konuşmayı ciddiye almıyorlardı ama bu toplumda en hızlı yükselenler de yine onlar olacaktı.